Kur'an-ı Kerim · 23. cüz
23. Cüz
Sayfa 443-462 · 357 ayet · 4 sure
Sureler: Yasin 28-83, Saffat, Sad, Zümer 1-31
23. cüz, Yasin Suresi'nin 28. ayetiyle başlar ve Zümer Suresi'nin 31. ayetiyle biter. Aşağıda cüzün 357 ayetinin hepsi Arapça metni, Türkçe okunuşu ve mealiyle, sure sure sırasıyla yer alır.
23. Cüz mushaf sayfalarında
23. Cüz mushafımızın 443. sayfasında başlar ve 462. sayfada biter (20 sayfa). Mukabeleyi sayfa sayfa mushaftan takip edebilirsiniz.
Yasin Suresi 28-83. ayetler
- 28
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِل۪ينَ ﴿٢٨﴾
Ve ma enzelna ala kavmihi min ba'dihi min cundin mines semai ve ma kunna munzilin.
Biz ondan sonra, onun milletini helâk etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
- 29
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ ﴿٢٩﴾
İn kanet illa sayhaten vahıdetenfe iza hum hamidun.
(Onları helâk eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.
- 30
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿٣٠﴾
Ya hasreten alel ıbad, ma ye'tihim min resulin illa kanu bihi yestehziun.
Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyegörsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar.
- 31
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿٣١﴾
E lem yerev kem ehlekna kablehum minel kuruni ennehum ileyhim la yerciun.
Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimleri helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.
- 32
وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟ ﴿٣٢﴾
Ve in kullun lemma cemiun ledeyna muhdarun.
Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.
- 33
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَباًّ فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ ﴿٣٣﴾
Ve ayetun lehumul ardul meyteh, ahyeynaha ve ahrecna minha habben fe minhu ye'kulun.
(Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.
- 34
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِۙ ﴿٣٤﴾
Ve cealna fiha cennatin min nahilin ve a'nabin ve feccerna fiha minel uyun.
Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.
- 35
لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴿٣٥﴾
Li ye'kulu min semerihi ve ma amilethu eydihim, e fe la yeşkurun.
Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?
- 36
سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ ﴿٣٦﴾
Subhanellezi halakal ezvace kulleha mimma tunbitulardu ve min enfusihim ve mimma la ya'lemun.
Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.
- 37
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ ﴿٣٧﴾
Ve ayetun lehumul leyl, neslehu minhun nehare fe iza hum muzlimun.
Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.
- 38
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ ﴿٣٨﴾
Veş şemsu tecri li mustekarrin leha, zalike takdirul azizil alim.
Güneş, kendine âit bir yer çevresinde akar gider. Bu, dâima gâlip olan ve her şeyi hakkıyla bilen Allah'ın takdiridir.
- 39
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ ﴿٣٩﴾
Vel kamere kaddernahu menazile hatta adekel urcunil kadim.
Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.
- 40
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَـهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ ﴿٤٠﴾
Leş şemsu yenbegi leha en tudrikel kamere ve lel leylu sabikun nehar, ve kullun fi felekin yesbehun.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
- 41
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ ﴿٤١﴾
Ve ayetun lehum enna hamelna zurriyyetehum fil fulkil meşhun.
Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.
- 42
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ ﴿٤٢﴾
Ve halakna lehum min mislihi ma yerkebun.
Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.
- 43
وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ ﴿٤٣﴾
Ve in neşe' nugrıkhum fe la sariha lehum ve la hum yunkazun.
Dilesek onları suda boğarız. O zaman ne onların imdadına koşan olur, ne de onlar kurtarılırlar.
- 44
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ ﴿٤٤﴾
İlla rahmeten minna ve metaan ila hin.
Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.
- 45
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٤٥﴾
Ve iza kile lehumutteku ma beyne eydikum ve ma halfekum leallekum turhamun.
Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah'tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).
- 46
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ ﴿٤٦﴾
Ve ma te'tihim min ayetin min ayati rabbihim illa kanu anha mu'ridin.
Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, ille de ondan yüz çevirmişlerdir.
- 47
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٤٧﴾
Ve iza kile lehum enfiku mimma rezakakumullahu kalellezine keferu lillezine amenu e nut'imu men lev yeşaullahu at'ameh, in entum illa fi dalalin mubin.
Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.
- 48
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٤٨﴾
Ve yekulune meta hazel va'du in kuntum sadikin.
Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.
- 49
مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ ﴿٤٩﴾
Ma yenzurune illa sayhaten vahıdeten te'huzuhum ve hum yahıssımun.
Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.
- 50
فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟ ﴿٥٠﴾
Fe la yestetiune tavsiyeten ve la ila ehlihim yerciun.
İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
- 51
وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ ﴿٥١﴾
Ve nufiha fis suri fe iza hum minel ecdasi ila rabbihim yensilun.
Nihayet Sûra üfürülecek. Birde bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.
- 52
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ ﴿٥٢﴾
Kalu ya veylena men beasena min merkadina, haza ma vaader rahmanuve sadakal murselun.
(İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.
- 53
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ ﴿٥٣﴾
İn kanet illa sayhaten vahıdeten fe iza hum cemiun ledeyna muhdarun.
Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
- 54
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاً وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿٥٤﴾
Fel yevme la tuzlemu nefsun şey'en ve la tuczevne illa ma kuntum ta'melun.
O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.
- 55
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ ﴿٥٥﴾
İnne ashabel cennetil yevme fi şugulin fakihun.
O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.
- 56
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ ﴿٥٦﴾
Hum ve ezvacuhum fi zılalin alel eraiki muttekiun.
Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.
- 57
لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ ﴿٥٧﴾
Lehum fiha fakihetun ve lehum ma yeddeun.
Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.
- 58
سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ ﴿٥٨﴾
Selamun kavlen min rabbin rahim.
Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.
- 59
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ﴿٥٩﴾
Vemtazul yevme eyyuhel mucrimun.
«Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!»
- 60
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ ﴿٦٠﴾
E lem a'had ileykum ya beni ademe en la ta'buduş şeytan, innehu lekum aduvvun mubin.
«Ey Âdem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi?
- 61
وَاَنِ اعْبُدُون۪يۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٦١﴾
Ve eni'buduni, haza sıratun mustekim.
«Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur» demedim mi?
- 62
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاًّ كَث۪يراًۜ اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ ﴿٦٢﴾
Ve lekad edalle minkum cibillen kesira, e fe lem tekunu ta'kılun.
Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
- 63
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿٦٣﴾
Hazihi cehennemulleti kuntum tuadun.
İşte, bu size vâdedilen cehennemdir.
- 64
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ﴿٦٤﴾
Islevhel yevme bima kuntum tekfurun.
İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!
- 65
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٦٥﴾
El yevme nahtimu ala efvahihim ve tukellimuna eydihim ve teşhedu erculuhum bima kanu yeksibun.
O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
- 66
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ ﴿٦٦﴾
Ve lev neşau le tamesna ala a'yunihim festebekus sırata fe enna yubsırun.
Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?
- 67
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِياًّ وَلَا يَرْجِعُونَ۟ ﴿٦٧﴾
Ve lev neşau le mesahnahum ala mekanetihim fe mastetau mudiyyen ve la yerciun.
Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!
- 68
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِۜ اَفَلَا يَعْقِلُونَ ﴿٦٨﴾
Ve men nuammirhu nunekkishu fil halk, e fe la ya'kılun.
Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?
- 69
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ ﴿٦٩﴾
Ve ma allemnahuş şi're ve ma yenbagi leh, in huve illa zikrun ve kur'anun mubin.
Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
- 70
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَياًّ وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ ﴿٧٠﴾
Li yunzire men kane hayyen ve yehıkkal kavlu alel kafirin.
Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.
- 71
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ ﴿٧١﴾
E ve lem yerev enna halakna lehum mimma amilet eydina en'amen fe hum leha malikun.
Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.
- 72
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ ﴿٧٢﴾
Ve zellelnaha lehum fe minha rakubuhum ve minha ye'kulun.
Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.
- 73
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴿٧٣﴾
Ve lehum fiha menafiu ve meşarib, e fe la yeşkurun.
Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâla şükretmezler mi?
- 74
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ ﴿٧٤﴾
Vettehazu min dunillahi aliheten leallehum yunsarun.
Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
- 75
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ ﴿٧٥﴾
La yestetiune nasrahum ve hum lehum cundun muhdarun.
Halbuki ilâhların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.
- 76
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ﴿٧٦﴾
Fe la yahzunke kavluhum, inna na'lemu ma yusirrune ve ma yu'linun.
(Rasûlüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
- 77
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ﴿٧٧﴾
E ve lem yerel insanu enna halaknahu min nutfetin fe iza huve hasimun mubin.
İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
- 78
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ﴿٧٨﴾
Ve darebe lena meselen ve nesiye halkah, kale men yuhyil izame ve hiye remim.
Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.
- 79
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ ﴿٧٩﴾
Kul yuhyihellezi enşeeha evvele merreh, ve huve bi kulli halkın alim.
De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.
- 80
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ ﴿٨٠﴾
Ellezi ceale lekum mineş şeceril ahdarinaren fe iza entum minhu tukıdun.
Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.
- 81
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ ﴿٨١﴾
E ve leysellezi halakas semavati vel arda bi kadirin ala en yahluka mislehum, bela ve huvel hallakul alim.
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.
- 82
اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿٨٢﴾
İnnema emruhu iza erade şey'en en yekule lehu kun fe yekun.
Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı « OL » demekten ibarettir. Hemen oluverir.
- 83
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٨٣﴾
Fe subhanellezi bi yedihi melekutu kulli şey'in ve ileyhi turceun.
Her şeyin mülkü elinde olan Allah, her türlü noksan sıfattan münezzehtir. Sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Saffat Suresi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bismillahir rahmanir rahim.
Bismillâhirrahmânirrahîm
- 1
وَالصَّٓافَّاتِ صَفاًّۙ ﴿١﴾
Ves saffati saffa.
Saf saf dizilmişlere,
- 2
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْراًۙ ﴿٢﴾
Fez zacirati zecra.
toplayıp sürenlere,
- 3
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْراًۙ ﴿٣﴾
Fet taliyati zikra.
zikir okuyanlara yemin ederim ki,
- 4
اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌۜ ﴿٤﴾
İnne ilahekum le vahıd.
ilâhınız birdir.
- 5
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِۜ ﴿٥﴾
Rabbus semavati vel ardı ve ma beynehuma ve rabbul meşarık.
O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.
- 6
اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِز۪ينَةٍۨ الْـكَوَاكِبِۙ ﴿٦﴾
İnna zeyyennes semaed dunya bi ziynetinil kevakib.
Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.
- 7
وَحِفْظاً مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍۚ ﴿٧﴾
Ve hıfzan min kulli şeytanin marid.
(Gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan korumak için.
- 8
لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَأِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍۗ ﴿٨﴾
La yessemmeune ilel meleil a'la ve yukzefune minkulli canib.
Onlar, artık mele-i a 'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.
- 9
دُحُوراً وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌۙ ﴿٩﴾
Duhuran ve lehum azabun vasib.
Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.
- 10
اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ﴿١٠﴾
İlla men hatıfel hatfete fe etbeahu şihabun sakib.
Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.
- 11
فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقاً اَمْ مَنْ خَلَقْنَاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ ط۪ينٍ لَازِبٍ ﴿١١﴾
Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halakna, inna halaknahum min tinin lazib.
Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.
- 12
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَۖ ﴿١٢﴾
Bel acibte ve yesharun.
Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.
- 13
وَاِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَۖ ﴿١٣﴾
Ve iza zukkiru la yezkurun.
Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.
- 14
وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَۖ ﴿١٤﴾
Ve iza raev ayeten yesteshırun.
Bir mucize görseler alay ederler.
- 15
وَقَالُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ ﴿١٥﴾
Ve kalu in haza illa sihrun mubin.
Bu ancak açık bir büyüdür, derler.
- 16
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ ﴿١٦﴾
E iza mitna ve kunna turaben ve izamen e inna le meb'usun.
Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı , diriltileceğiz ?
- 17
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَۜ ﴿١٧﴾
E ve abaunel evvelun.
«İlk atalarımız da mı (diriltilecek)?»
- 18
قُلْ نَعَمْ وَاَنْتُمْ دَاخِرُونَۚ ﴿١٨﴾
Kul neam ve entum dahırun.
De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).
- 19
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ ﴿١٩﴾
Fe innema hiye zecretun vahıdetun fe iza hum yenzurun.
O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
- 20
وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هٰذَا يَوْمُ الدّ۪ينِ ﴿٢٠﴾
Ve kalu ya veylena haza yevmud din.
(Durumu gören kâfirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.
- 21
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ۟ ﴿٢١﴾
Haza yevmul faslillezi kuntum bihi tukezzibun.
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.
- 22
اُحْشُرُوا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَۙ ﴿٢٢﴾
Uhşurullezine zalemu ve ezvacehum ve ma kanu ya'budun.
(Allah, meleklerine emreder:) Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını toplayın.
- 23
مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَح۪يمِۙ ﴿٢٣﴾
Min dunillahi fehduhum ila sıratıl cahim.
Ve Allah'tan başka tapmış oldukları putlarını onlara cehennemin yolunu gösterin.
- 24
وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُ۫لُونَۙ ﴿٢٤﴾
Vakıfuhum innehum mes'ulun.
Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!
- 25
مَا لَـكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ ﴿٢٥﴾
Ma lekum la tenasarun.
Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?
- 26
بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ ﴿٢٦﴾
Bel humul yevme musteslimun.
Evet, onlar o gün zilletle boyun eğeceklerdir.
- 27
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ ﴿٢٧﴾
Ve akbele ba'duhum ala ba'dın yetesaelun.
(İşte bu duruma düştükleri vakit) onlardan bir kısmı, diğerlerine yönelir, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.
- 28
قَالُٓوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَم۪ينِ ﴿٢٨﴾
Kalu innekum kuntum te'tunena anil yemin.
(Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan (hayır yönünden) gelirdiniz (de bizi ondan alıkordunuz.)
- 29
قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَۚ ﴿٢٩﴾
Kalu bel lem tekunu mu'minin.
(Ötekiler de:) «Bilâkis, derler, siz inanan kimseler değildiniz.
- 30
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍۚ بَلْ كُنْتُمْ قَوْماً طَاغ۪ينَ ﴿٣٠﴾
Ve ma kane lena aleykum min sultan, bel kuntum kavmen tagin.
Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yok. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz.»
- 31
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَاۗ اِنَّا لَذَٓائِقُونَ ﴿٣١﴾
Fe hakka aleyna kavlu rabbina inna le zaıkun.
«Onun için Rabbimizin hükmü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı) mutlaka tadacağız.»
- 32
فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاو۪ينَ ﴿٣٢﴾
Fe agveynakum inna kunna gavin.
«Biz sizi azdırdık. Çünkü kendimiz de azmıştık.»
- 33
فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ ﴿٣٣﴾
Fe innehum yevme izin fil azabi muşterikun.
Şüphesiz o gün onlar, azapta ortaktırlar.
- 34
اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ ﴿٣٤﴾
İnna kezalike nef'alu bil mucrimin.
İşte biz, suçlulara böyle yaparız.
- 35
اِنَّهُمْ كَانُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَۙ ﴿٣٥﴾
İnnehum kanu iza kile lehum la ilahe illallahu yestekbirun.
Çünkü onlara: Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık bir ilah yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi.
- 36
وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ ﴿٣٦﴾
Ve yekulune e inna le tariku alihetina li şairin mecnun.
«Mecnun bir şair için biz ilahlarımızı bırakacak mıyız?» derlerdi.
- 37
بَلْ جَٓاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿٣٧﴾
Bel cae bil hakkı ve saddakal murselin.
Hayır! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı.
- 38
اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَل۪يمِۚ ﴿٣٨﴾
İnnekum le zaikul azabil elim.
Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız.
- 39
وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ ﴿٣٩﴾
Ve ma tuczevne illa ma kuntum ta'melun.
Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.
- 40
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿٤٠﴾
İlla ibadallahil muhlesin.
Ancak amellerinde ihlâs sahibi olan Allah'ın (O'nu birleyen) kulları bunun dışındadır.
- 41
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌۙ ﴿٤١﴾
Ulaike lehum rizkun ma'lum.
Bunlar için bilinen bir rızık,
- 42
فَوَاكِهُۚ وَهُمْ مُكْرَمُونَۙ ﴿٤٢﴾
Fevakih, ve hum mukremun.
türlü meyveler vardır. Kendilerine ikram edilir.
- 43
ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِۙ ﴿٤٣﴾
Fi cennatin naim.
Naîm cennetlerinde,
- 44
عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ﴿٤٤﴾
Ala sururin mutekabilin.
karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde,
- 45
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ ﴿٤٥﴾
Yutafu aleyhim bi ke'sin min main.
onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
- 46
بَيْضَٓاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَۚ ﴿٤٦﴾
Beydae lezzetin liş şaribin.
Berraktır, içenlere lezzet verir.
- 47
لَا ف۪يهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ ﴿٤٧﴾
La fiha gavlun ve la hum anha yunzefun.
O içkide ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar.
- 48
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ع۪ينٌۙ ﴿٤٨﴾
Ve indehum kasıratut tarfı in.
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır.
- 49
كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ ﴿٤٩﴾
Ke enne hunne beydun meknun.
Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.
- 50
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ ﴿٥٠﴾
Fe akbele ba'duhum ala ba'dın yetesaelun.
İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar.
- 51
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنّ۪ي كَانَ ل۪ي قَر۪ينٌۙ ﴿٥١﴾
Kale kailun minhum inni kane li karin.
İçlerinden biri: «Benim, bir arkadaşım vardı» der.
- 52
يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّق۪ينَ ﴿٥٢﴾
Yekulu e inneke le minel musaddikin.
Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın?
- 53
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَد۪ينُونَ ﴿٥٣﴾
E iza mitna ve kunna turaben ve izamen e inna le medinun.
Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?
- 54
قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ ﴿٥٤﴾
Kale hel entum muttaliun.
(O zât, dünyâda geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi.
- 55
فَاطَّـلَعَ فَرَاٰهُ ف۪ي سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِ ﴿٥٥﴾
Fettalea fe reahu fi sevail cahim.
İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü.
- 56
قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْد۪ينِۙ ﴿٥٦﴾
Kale tallahi in kidte le turdin.
«Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin.
- 57
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبّ۪ي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ ﴿٥٧﴾
Ve lev la ni'metu rabbi le kuntu minel muhdarin.
Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum» dedi.
- 58
اَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّت۪ينَۙ ﴿٥٨﴾
E fe ma nahnu bi meyyitin.
Bir daha biz ölmeyecek değil miyiz?
- 59
اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ ﴿٥٩﴾
İlla mevtetenel ula ve ma nahnu bi muazzebin.
Birinci ölümümüz hariç ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz?
- 60
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿٦٠﴾
İnne haza le huvel fevzul azim.
Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur.
- 61
لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ ﴿٦١﴾
Li misli haza fel ya'melil amilun.
Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.
- 62
اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلاً اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ ﴿٦٢﴾
E zalike hayrun nuzulen em şeceretuz zakkum.
Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
- 63
اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِم۪ينَ ﴿٦٣﴾
İnna cealnaha fitneten liz zalimin.
Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık.
- 64
اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ ف۪ٓي اَصْلِ الْجَح۪يمِۙ ﴿٦٤﴾
İnneha şeceretun tahrucu fi aslil cahim.
Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.
- 65
طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاط۪ينِ ﴿٦٥﴾
Tal'uha ke ennehu ruusuş şeyatin.
Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.
- 66
فَاِنَّهُمْ لَاٰكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۜ ﴿٦٦﴾
Fe innehum le akilune minha fe maliune min hel butun.
(Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar.
- 67
ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْباً مِنْ حَم۪يمٍۚ ﴿٦٧﴾
Summe inne lehum aleyha le şevben min hamim.
Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır.
- 68
ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَح۪يمِ ﴿٦٨﴾
Summe inne merciahum le ilel cahim.
Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır.
- 69
اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَٓالّ۪ينَۙ ﴿٦٩﴾
İnnehum elfev abaehum dalline.
Kuşkusuz onlar atalarını sapıklık üzere buldular da
- 70
فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ ﴿٧٠﴾
Fe hum ala asarihim yuhreun.
peşlerinden koşup gittiler.
- 71
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿٧١﴾
Ve lekad dalle kablehum ekserul evvelin.
Andolsun ki, onlardan önce eski milletlerin çoğu sapıklığa düştü.
- 72
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ مُنْذِر۪ينَ ﴿٧٢﴾
Ve lekad erselna fi him munzirin.
Kuşkusuz, biz onlara uyarıcılar göndermiştik.
- 73
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَۙ ﴿٧٣﴾
Fanzur keyfe kane akibetul munzerin.
Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir bak!
- 74
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ۟ ﴿٧٤﴾
İlla ibadallahil muhlasin.
Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.
- 75
وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُج۪يبُونَۚ ﴿٧٥﴾
Ve lekad nadana nuhun fe le ni'mel mucibun.
Andolsun, Nuh bize yalvarıp yakardı. Biz de duayı ne güzel kabul ederiz!
- 76
وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۘ ﴿٧٦﴾
Ve necceynahu ve ehlehu minel kerbil azim.
Kendisini ve ailesini büyük felâketten kurtardık.
- 77
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاق۪ينَۘ ﴿٧٧﴾
Ve cealna zurriyyetehu humul bakin.
Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık.
- 78
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَۘ ﴿٧٨﴾
Ve terekna aleyhi fil ahirin.
Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık
- 79
سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَم۪ينَ ﴿٧٩﴾
Selamun ala nuhın fil alemin.
Bütün âlemlerden Nuh’a selam olsun!
- 80
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٨٠﴾
İnna kezalike neczil muhsinin.
İşte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
- 81
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٨١﴾
İnnehu min ibadinel mu'minin.
Zira o, bizim mümin kullarımızdan idi.
- 82
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَ ﴿٨٢﴾
Summe agraknel aharin.
Nihayet ötekileri (inanmayanları) suda boğduk.
- 83
وَاِنَّ مِنْ ش۪يعَتِه۪ لَاِبْرٰه۪يمَۢ ﴿٨٣﴾
Ve inne min şiatihi le ibrahim.
Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi.
- 84
اِذْ جَٓاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍ ﴿٨٤﴾
İz cae rabbehu bi kalbin selim.
Çünkü Rabbine kalbi selîm ile geldi.
- 85
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَاذَا تَعْبُدُونَۚ ﴿٨٥﴾
İz kale li ebihi ve kavmihi maza ta'budun.
Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.
- 86
اَئِفْكاً اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُر۪يدُونَۜ ﴿٨٦﴾
E ifken aliheten dunallahi turidun.
«Allah'tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»
- 87
فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٨٧﴾
Fe ma zannukum bi rabbil alemin.
«O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»
- 88
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِۙ ﴿٨٨﴾
Fe nazara nazraten fin nucum.
Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.
- 89
فَقَالَ اِنّ۪ي سَق۪يمٌ ﴿٨٩﴾
Fe kale inni sakim.
Ben hastayım, dedi.
- 90
فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِر۪ينَ ﴿٩٠﴾
Fe tevellev anhu mudbirin.
Ona arkalarını dönüp gittiler.
- 91
فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۚ ﴿٩١﴾
Feraga ila alihetihim fe kale e la te'kulun.
Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? dedi.
- 92
مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ ﴿٩٢﴾
Ma lekum la tentıkun.
Neden konuşmuyorsunuz? dedi.
- 93
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْباً بِالْيَم۪ينِ ﴿٩٣﴾
Feraga aleyhim darben bil yemin.
Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)
- 94
فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ ﴿٩٤﴾
Fe akbelu ileyhi yeziffun.
(Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.
- 95
قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَۙ ﴿٩٥﴾
Kale e ta'budune ma tenhıtun.
İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz!
- 96
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ﴿٩٦﴾
Vallahu halakakum ve ma ta'melun.
Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.
- 97
قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَاناً فَاَلْقُوهُ فِي الْجَح۪يمِ ﴿٩٧﴾
Kalubnu lehu bunyanen fe elkuhu fil cahim.
Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.
- 98
فَاَرَادُوا بِه۪ كَيْداً فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَل۪ينَ ﴿٩٨﴾
Fe eradu bihi keyden fe cealna humul esfelin.
Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.
- 99
وَقَالَ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ ﴿٩٩﴾
Ve kale inni zahibun ila rabbi seyehdin.
(Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.
- 100
رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١٠٠﴾
Rabbi heb li mines salihin.
Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.
- 101
فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَل۪يمٍ ﴿١٠١﴾
Fe beşşernahu bi gulamin halim.
İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.
- 102
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنّ۪ٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِر۪ينَ ﴿١٠٢﴾
Fe lemma belega meahus sa'ye kale ya buneyye inni era fil menami enni ezbehuke fanzur maza tera, kale ya ebetif'al ma tu'meru seteciduni inşaallahu mines sabirin.
Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.
- 103
فَلَمَّٓا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَب۪ينِۚ ﴿١٠٣﴾
Fe lemma eslema ve tellehu lil cebin.
Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca:
- 104
وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَٓا اِبْرٰه۪يمُۙ ﴿١٠٤﴾
Ve nadeynahu en ya ibrahim.
Ey İbrahim! diye seslendik.
- 105
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٠٥﴾
Kad saddakter ru'ya, inna kezalike neczil muhsinin.
Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
- 106
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُا الْمُب۪ينُ ﴿١٠٦﴾
İnne haza le huvel belaul mubin.
Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır,
- 107
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٠٧﴾
Ve fedeynahu bi zibhın azim.
Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.
- 108
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَ ﴿١٠٨﴾
Ve terekna aleyhi fil ahirin.
Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık:
- 109
سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ ﴿١٠٩﴾
Selamun ala ibrahim.
İbrahim'e selam! dedik.
- 110
كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١١٠﴾
Kezalike neczil muhsinin.
Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
- 111
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١١١﴾
İnnehu min ibadinel mu'minin.
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.
- 112
وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١١٢﴾
Ve beşşernahu bi ishaka nebiyyen mines salihin.
Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim’e) İshak'ı müjdeledik.
- 113
وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَۜ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ مُب۪ينٌ۟ ﴿١١٣﴾
Ve barekna aleyhi ve ala ishak, ve min zurriyyetihima muhsinun ve zalimun li nefsihi mubin.
Kendisini ve İshak’ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.
- 114
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَۚ ﴿١١٤﴾
Ve lekad menenna ala musa ve harun.
Andolsun biz Musa’ya da Harun'a da nimetler verdik.
- 115
وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿١١٥﴾
Ve necceyna huma ve kavme huma minel kerbil azim.
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
- 116
وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَۚ ﴿١١٦﴾
Ve nasarnahum fe kanu humul galibin.
Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu.
- 117
وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَب۪ينَۚ ﴿١١٧﴾
Ve ateyna humel kitabel mustebin.
Her ikisine de apaçık anlaşılan bir kitabı (Tevrat'ı) verdik.
- 118
وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۚ ﴿١١٨﴾
Ve hedeyna humes sıratal mustekim.
Her ikisini de doğru yola ilettik.
- 119
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِر۪ينَ ﴿١١٩﴾
Ve terekna aleyhima fil ahirin.
Sonra gelenler içinde, diye (iyi bir nam) bıraktık.
- 120
سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿١٢٠﴾
Selamun ala musa ve harun.
Musa ve Harun’a selam olsun.
- 121
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٢١﴾
İnna kezalike neczil muhsinin.
Doğrusu biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız.
- 122
اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٢٢﴾
İnne huma min ibadinel mu'minin.
Şüphesiz, ikisi de mümin kullarımızdandı.
- 123
وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۜ ﴿١٢٣﴾
Ve inne ilyase le minel murselin.
İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendi.
- 124
اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَلَا تَتَّقُونَ ﴿١٢٤﴾
İz kale li kavmihi e la tettekun.
(İlyas) milletine: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
- 125
اَتَدْعُونَ بَعْلاً وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِق۪ينَۙ ﴿١٢٥﴾
Eted'une ba'len ve tezerune ahsenel halikin.
Yaratanların en iyisi olan, Rabbi olan Allah'ı bırakıp da Ba'l'e mi taparsınız? demişti.
- 126
اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ ﴿١٢٦﴾
Allahe rabbekum ve rabbe abaikumul evvelin.
Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da.
- 127
فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ ﴿١٢٧﴾
Fe kezzebuhu fe inne hum le muhdarun.
Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için (cehenneme) götürüleceklerdir.
- 128
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿١٢٨﴾
İlla ibadallahil muhlasin.
Allah'ın ihlâslı kulları müstesna; onların hepsi
- 129
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَ ﴿١٢٩﴾
Ve terekna aleyhi fil ahirin.
sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık,
- 130
سَلَامٌ عَلٰٓى اِلْيَاس۪ينَ ﴿١٣٠﴾
Selamun ala ilyasin.
«İlyas'a selâm!» dedik.
- 131
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٣١﴾
İnna kezalike neczil muhsinin.
Şüphesiz biz, iyileri işte böyle mükâfatlandırırız.
- 132
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٢﴾
İnnehu min ibadinel mu'minin.
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.
- 133
وَاِنَّ لُوطاً لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۜ ﴿١٣٣﴾
Ve inne lutan le minel murselin.
Lût da elbette peygamberlerdendi.
- 134
اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿١٣٤﴾
İz necceynahu ve ehlehu ecmain.
Lût'u ve ailesinin hepsini kurtardık.
- 135
اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَ ﴿١٣٥﴾
İlla acuzen fil gabirin.
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında,
- 136
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَ ﴿١٣٦﴾
Summe demmernel aharin.
sonra diğerlerini yok ettik.
- 137
وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِح۪ينَۙ ﴿١٣٧﴾
Ve innekum le temurrune aleyhim musbihin.
(Ey insanlar!) Elbette siz de sabah onlara uğruyorsunuz.
- 138
وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ ﴿١٣٨﴾
Ve bil leyl, e fe la ta'kılun.
Ve akşam, hâlâ akıllanmayacak mısınız?
- 139
وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۜ ﴿١٣٩﴾
Ve inne yunuse le minel murselin.
Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.
- 140
اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ ﴿١٤٠﴾
İz ebeka ilel fulkil meşhun.
Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.
- 141
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَض۪ينَۚ ﴿١٤١﴾
Fe saheme fe kane minel mudhadin.
Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.
- 142
فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ ﴿١٤٢﴾
Feltekamehul hutu ve huve mulim.
Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.
- 143
فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّح۪ينَۙ ﴿١٤٣﴾
Fe lev la ennehu kane minel musebbihin.
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,
- 144
لَلَبِثَ ف۪ي بَطْنِه۪ٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿١٤٤﴾
Le lebise fi batnihi ila yevmi yub'asun.
tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
- 145
فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ سَق۪يمٌۚ ﴿١٤٥﴾
Fe nebeznahu bil arai ve huve sakim.
Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
- 146
وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْط۪ينٍۚ ﴿١٤٦﴾
Ve enbetna aleyhi şecereten min yaktin.
Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.
- 147
وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَز۪يدُونَۚ ﴿١٤٧﴾
Ve erselnahu ila mieti elfin ev yezidun.
Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
- 148
فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍۜ ﴿١٤٨﴾
Fe amenu fe metta'nahum ila hin.
Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.
- 149
فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَۙ ﴿١٤٩﴾
Festeftihim e li rabbikel benatu ve lehumul benun.
Putperestlere sor; kızlar Rabbinin de, erkekler onların mı?
- 150
اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثاً وَهُمْ شَاهِدُونَ ﴿١٥٠﴾
Em halaknel melaikete inasen ve hum şahidun.
Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?
- 151
اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ اِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَۙ ﴿١٥١﴾
E la innehum min ifkihim le yekulun.
Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar,
- 152
وَلَدَ اللّٰهُۙ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ﴿١٥٢﴾
Veledallahu ve innehum le kazibun.
«Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
- 153
اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَن۪ينَۜ ﴿١٥٣﴾
Astafel benati alel benin.
Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!
- 154
مَا لَـكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ﴿١٥٤﴾
Ma lekum, keyfe tahkumun.
Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?
- 155
اَفَلَا تَذَكَّرُونَۚ ﴿١٥٥﴾
E fe la tezekkerun.
Hiç düşünmüyor musunuz?
- 156
اَمْ لَـكُمْ سُلْطَانٌ مُب۪ينٌۙ ﴿١٥٦﴾
Em lekum sultanun mubin.
Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?
- 157
فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٥٧﴾
Fe'tu bi kitabikum in kuntum sadikin.
Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!
- 158
وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَباًۜ وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ ﴿١٥٨﴾
Ve cealu beynehu ve beynel cinneti neseba, ve lekad alimetil cinnetu innehum le muhdarun.
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
- 159
سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ ﴿١٥٩﴾
Subhanallahi amma yasifun.
Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.
- 160
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿١٦٠﴾
İlla ibadallahil muhlasin.
Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır (onlar azap görmeyeceklerdir).
- 161
فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَۙ ﴿١٦١﴾
Fe innekum ve ma ta'budun.
Sizler ve taptığınız şeyler!
- 162
مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِن۪ينَۙ ﴿١٦٢﴾
Ma entum aleyhi bi fatinin.
Hiçbiriniz, Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.
- 163
اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَح۪يمِ ﴿١٦٣﴾
İlla men huve salil cahim.
Cehenneme girecek kimseden başkasını...
- 164
وَمَا مِنَّٓا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ ﴿١٦٤﴾
Ve ma minna illa lehu makamun ma'lum.
(Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır.
- 165
وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّٓافُّونَۚ ﴿١٦٥﴾
Ve inna le nahnus saffun.
Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz
- 166
وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ ﴿١٦٦﴾
Ve inna le nahnul musebbihun.
ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.
- 167
وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَۙ ﴿١٦٧﴾
Ve in kanu le yekulun.
Putperestler: diyorlardı.
- 168
لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْراً مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿١٦٨﴾
Lev enne indena zikren minel evvelin.
Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı,
- 169
لَـكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿١٦٩﴾
Le kunna ibadallahil muhlasin.
mutlaka Allah’ın ihlâslı kulları olurduk!
- 170
فَـكَفَرُوا بِه۪ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ﴿١٧٠﴾
Fe keferu bih, fe sevfe ya'lemun.
İşte şimdi onu inkâr ettiler. Ama ileride bileceklerdir!
- 171
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٧١﴾
Ve lekad sebekat kelimetuna li ibadinel murselin.
Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:
- 172
اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَۖ ﴿١٧٢﴾
İnnehum le humul mensurun.
Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır.
- 173
وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ ﴿١٧٣﴾
Ve inne cundena le humul galibun.
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.
- 174
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ ﴿١٧٤﴾
Fe tevelle anhum hatta hin.
Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.
- 175
وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ ﴿١٧٥﴾
Ve ebsirhum fe sevfe yubsirun.
Onların halini gör, onlar da görecekler.
- 176
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ﴿١٧٦﴾
E fe bi azabina yesta'cilun.
Azabımızı acele mi istiyorlar?
- 177
فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَر۪ينَ ﴿١٧٧﴾
Fe iza nezele bisahatihim fe sae sabahul munzerin.
Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!
- 178
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ ﴿١٧٨﴾
Ve tevelle anhum hatta hin.
Sen bir zamana kadar onlara aldırma.
- 179
وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ ﴿١٧٩﴾
Ve ebsir fe sevfe yubsirun.
Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.
- 180
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ ﴿١٨٠﴾
Subhane rabbike rabbil izzeti amma yasifun.
Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.
- 181
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٨١﴾
Ve selamun alel murselin.
Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun!
- 182
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿١٨٢﴾
Vel hamdu lillahi rabbil alemin.
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamd olsun!
Sad Suresi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bismillahir rahmanir rahim.
Bismillâhirrahmânirrahîm
- 1
صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ ﴿١﴾
Sad, vel kur'ani ziz zikr.
Sâd. Öğüt veren Kur'an’a yemin ederim ki,
- 2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ﴿٢﴾
Belillezine keferu fi ızzetin ve şikak.
küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
- 3
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ ﴿٣﴾
Kem ehlekna min kablihim min karnin fe nadev ve late hine menas.
Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
- 4
وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ ﴿٤﴾
Ve acibu en caehum munzirun minhum ve kalel kafirune haza sahırun kezzab.
Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!
- 5
اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ ﴿٥﴾
E cealel alihete ilahen vahıda, inne haza le şey'un ucab.
İlahları tek bir ilah mı vaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
- 6
وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ ﴿٦﴾
Ventalekal meleu minhum enimşu vasbiru ala alihetikum inne haza le şey'un yurad.
Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.
- 7
مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ ﴿٧﴾
Ma semi'na bi haza fil milletil ahıreh, in haza illahtilak.
Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.
- 8
ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ ﴿٨﴾
E unzile aleyhiz zikru min beynina, bel hum fi şekkin min zikri, bel lemma yezuku azab.
Kur’an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
- 9
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ ﴿٩﴾
Em indehum hazainu rahmeti rabbikel azizil vehhab.
Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hâzineleri onların yanında mıdır!
- 10
اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ ﴿١٠﴾
Em lehum mulkus semavati vel ardı ve ma beynehuma, felyerteku fil esbab.
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!
- 11
جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ ﴿١١﴾
Cundun ma hunalike mehzumun minel ahzab.
Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.
- 12
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُوالْاَوْتَادِۙ ﴿١٢﴾
Kezzebet kablehum kavmu nuhın ve adun ve fir'avnu zul evtadi.
Onlardan önce Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun,
- 13
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ ﴿١٣﴾
Ve semudu ve kavmu lutın ve ashabul eykeh, ulaikel ahzab.
Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
- 14
اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟ ﴿١٤﴾
İn kullun illa kezzeber rusule fe hakka ıkab.
Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.
- 15
وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ ﴿١٥﴾
Ve ma yanzuru haulai illa sayhaten vahıdeten ma leha min fevak.
Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
- 16
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ ﴿١٦﴾
Ve kalu rabbena accil lena kıttana kable yevmil hisab.
Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.
- 17
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٧﴾
Isbır ala ma yekulune vezkur abdena davude zel eyd, innehu evvab.
(Rasûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
- 18
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ﴿١٨﴾
İnna sahharnel cibale meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrak.
Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları,
- 19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٩﴾
Vet tayre mahşureh, kullun lehu evvab.
toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.
- 20
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ﴿٢٠﴾
Ve şededna mulkehu ve ateynahul hikmete ve faslel hıtab.
Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.
- 21
وَهَلْ اَتٰيكَ نَـبَؤُا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ﴿٢١﴾
Ve hel etake nebeul hasm, iz tesevverul mihrab.
(Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp,
- 22
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ ﴿٢٢﴾
İz dehalu ala davude fe fezia minhum kalu la tehaf, hasmani bega ba'duna ala ba'dın fahkum beynena bil hakkı ve la tuştıt vehdina ila sevais sırat.
Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.
- 23
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ﴿٢٣﴾
İnne haza ahi lehu tis'un ve tis'une na'ceten ve liye na'cetun vahidetun fe kale ekfilniha ve azzeni fil hıtab.
(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken «Onu da bana ver» dedi ve tartışmada beni yendi.
- 24Secde ayeti
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَاَنَابَ ﴿٢٤﴾
Kale lekad zalemeke bi suali na'cetike ila niacih, ve inne kesiren minel huletai le yebgi ba'duhum ala ba'dın illellezine amenu ve amilus salihati ve kalilun ma hum, ve zanne davudu ennema fetennahu festagfere rabbehu ve harre rakian ve enab.
Dâvûd da şöyle demişti: "Senin koyunu kendi koyunlarına istemekle sana haksızlık etmiş. Ortakların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler; ancak îman edenler ve sâlih amel işleyenler hâriç; bunlar da ne kadar azdır!" Dâvûd, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
- 25
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ﴿٢٥﴾
Fe gaferna lehu zalik, ve inne lehu indena le zulfa ve husne meab.
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
- 26
يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ﴿٢٦﴾
Ya davudu inna cealnake halifeten fil ardı fahkum beynen nasi bil hakkı ve la tettebiil heva fe yudılleke an sebilillah, innellezine yadıllune an sebilillahi lehum azabun şedidun bi ma nesu yevmel hisab.
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
- 27
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ ﴿٢٧﴾
Ve ma halaknes semae vel arda ve ma beynehuma batıla, zalike zannullezine keferu, fe veylun lillezine keferu minen nar.
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
- 28
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ ﴿٢٨﴾
Em nec'alullezine amenu ve amilus salihati kel mufsidine fil ardı em nec'alul muttekine kel fuccar.
Yoksa biz, iman edip de sâlih amel işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
- 29
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿٢٩﴾
Kitabun enzelnahu ileyke mubarekun li yeddebberu ayatihi ve li yetezekkere ulul elbab.
(Rasûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
- 30
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ ﴿٣٠﴾
Ve vehebna li davude suleyman, ni'mel abd, innehu evvab.
Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi .
- 31
اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ ﴿٣١﴾
İz urıda aleyhi bil aşiyyis safinatul ciyad.
Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
- 32
فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠ ﴿٣٢﴾
Fe kale inni ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbi, hatta tevaret bil hıcab.
Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı.
- 33
رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ ﴿٣٣﴾
Rudduha aleyy, fe tafika meshan bis sukı vel a'nak.
(O zaman:) onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
- 34
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَداً ثُمَّ اَنَابَ ﴿٣٤﴾
Ve lekad fetenna suleymane ve elkayna ala kursiyyihi ceseden summe enab.
Biz, Süleyman'ı, bir imtihana da tâbi tutmuştuk: Onu, tahtı üzerine (bir hastalık yüzünden) ceset haline getirmiştik; sonra yine eski haline dönmüştü.
- 35
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكاً لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٣٥﴾
Kale rabbigfir li veheb li mulken la yenbagi li ehadin min ba'di, inneke entel vehhab.
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
- 36
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ ﴿٣٦﴾
Fe sehharna lehur riha tecri bi emrihi ruhaen haysu esab.
Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı,
- 37
وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ ﴿٣٧﴾
Veş şeyatine kulle bennain ve gavvasın.
bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanlar,
- 38
وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ﴿٣٨﴾
Ve aharine mukarrenine fil asfad.
demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik .
- 39
هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿٣٩﴾
Haza atauna femnun ev emsik bi gayri hisab.
«İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır» dedik.
- 40
وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ ﴿٤٠﴾
Ve inne lehu ındena le zulfa ve husne meab.
Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.
- 41
وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ ﴿٤١﴾
Vezkur abdena eyyub, iz nada rabbehu enni messeniyeş şeytanu bi nusbin ve azab.
(Rasûlüm!) Kulumuz Eyyub’u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
- 42
اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ﴿٤٢﴾
Urkud biriclik, haza mugteselun baridun ve şerab.
Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).
- 43
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ ﴿٤٣﴾
Ve vehebna lehu ehlehu ve mislehum meahum rahmeten minna ve zikra li ulil elbab.
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
- 44
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ ﴿٤٤﴾
Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihi ve la tahnes, inna vecednahu sabira, ni'mel abd, innehu evvab.
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
- 45
وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ ﴿٤٥﴾
Vezkur ıbadena ibrahime ve ishaka ve ya'kube ulil eydi vel ebsar.
(Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya’kub'u da an.
- 46
اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ ﴿٤٦﴾
İnna ahlasnahum bi halisatin zikred dar.
Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.
- 47
وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ ﴿٤٧﴾
Ve innehum ındena le minel mustafeynel ahyar.
Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.
- 48
وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْـكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ ﴿٤٨﴾
Vezkur ismaile velyesea ve zel kifl, ve kullun minel ahyar.
İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.
- 49
هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ ﴿٤٩﴾
Haza zikr, ve inne lil muttekine le husne meab.
İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
- 50
جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ ﴿٥٠﴾
Cennati adnin mufettehaten le humul ebvab.
Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
- 51
مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ ﴿٥١﴾
Muttekine fiha yed'une fiha bi fakihetin kesiretin ve şerab.
Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.
- 52
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ ﴿٥٢﴾
Ve ındehum kasıratut tarfi etrab.
Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.
- 53
هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ ﴿٥٣﴾
Haza ma tuadune li yevmil hisab.
İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.
- 54
اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍۚ ﴿٥٤﴾
İnne haza le rızkuna ma lehu min nefad.
Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.
- 55
هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ ﴿٥٥﴾
Haza, ve inne lit tagıyne le şerre meab.
Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
- 56
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ ﴿٥٦﴾
Cehennem, yaslevneha, fe bi'sel mihad.
Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
- 57
هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ ﴿٥٧﴾
Haza fel yezukuhu hamiymun ve gassak.
İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.
- 58
وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌۜ ﴿٥٨﴾
Ve aharu min şeklihi ezvac.
Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
- 59
هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَباً بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ ﴿٥٩﴾
Haza fevcun muktehımun meakum, la merhaben bihim, innehum salun nar.
(İnkarcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
- 60
قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَباً بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ ﴿٦٠﴾
Kalu bel entum, la merhaben bikum, entum kaddemtumuhu lena, febi'sel karar.
(Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
- 61
قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَاباً ضِعْفاً فِي النَّارِ ﴿٦١﴾
Kalu rabbena men kaddeme lena haza fe zidhu azaben dı'fen fin nar.
Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.
- 62
وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالاً كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِۜ ﴿٦٢﴾
Ve kalu ma lena la nera ricalen kunna neudduhum minel eşrar.
(İnkarcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
- 63
اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِياًّ اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ ﴿٦٣﴾
Ettehaznahum sıhriyyen em zagat anhumul ebsar.
Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?
- 64
اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟ ﴿٦٤﴾
İnne zalike le hakkun tehasumu ehlin nar.
İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.
- 65
قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ ﴿٦٥﴾
Kul innema ene munzirun ve ma min ilahin ilallahul vahıdul kahhar.
(Rasûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir ilah yoktur.
- 66
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ ﴿٦٦﴾
Rabbus semavati vel ardı ve ma beynehumel azizul gaffar.
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.
- 67
قُلْ هُوَ نَبَؤٌا عَظ۪يمٌۙ ﴿٦٧﴾
Kul huve nebeun azimun.
De ki: Bu büyük bir haberdir.
- 68
اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ ﴿٦٨﴾
Entum anhu mu'ridun.
Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
- 69
مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَأِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ ﴿٦٩﴾
Ma kane liye min ilmin bil meleil a'la iz yahtesımun.
Onlar orada tartışırken benim melei a’lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.
- 70
اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ﴿٧٠﴾
İn yuha ileyye illa ennema ene nezirun mubin.
Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.
- 71
اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ ط۪ينٍ ﴿٧١﴾
İz kale rabbuke lil melaiketi inni halikun beşeren min tin.
Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
- 72
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ ﴿٧٢﴾
Fe iza sevveytuhu ve nefahtu fihi min ruhi fe kau lehu sacidin.
Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!
- 73
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ ﴿٧٣﴾
Fe secedel melaiketu kulluhum ecmaun.
Bütün melekler toptan secde ettiler.
- 74
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْـبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ﴿٧٤﴾
İlla iblis, istekbere ve kane minel kafirin.
Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
- 75
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْـبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ ﴿٧٥﴾
Kale ya iblisu ma meneake en tescude lima halaktu bi yedeyy, estekberte em kunte minel alin.
Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
- 76
قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ ﴿٧٦﴾
Kale ene hayrun minh, halakteni min narin ve halaktehu min tin.
İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
- 77
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ ﴿٧٧﴾
Kale fahruc minha fe inneke recim.
Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin,
- 78
وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿٧٨﴾
Ve inne aleyke la'neti ila yevmid din.
ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
- 79
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿٧٩﴾
Kale rabbi fe enzırni ila yevmi yub'asun.
İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.
- 80
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ ﴿٨٠﴾
Kale fe inneke minel munzarin.
Allah: Haydi, mühlet verilenlerdensin, buyurdu.
- 81
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ﴿٨١﴾
İla yevmil vaktil ma'lum.
Sen bilinen güne kadar.
- 82
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٨٢﴾
Kale fe bi izzetike le ugviyennehum ecmain.
İblis: Senin izzetine yemin ederim ki, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.
- 83
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿٨٣﴾
İlla ibadeke minhumul muhlasin.
Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana.
- 84
قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ ﴿٨٤﴾
Kale fel hakku vel hakka ekul.
Rabbi de şöyle demişti: İşte bu hak ve ben hep hakkı söylerim.
- 85
لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿٨٥﴾
Le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhum ecmain.
Sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.
- 86
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُـكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ ﴿٨٦﴾
Kul ma es'elukum aleyhi min ecrin ve ma ene minel mutekellifin.
(Rasûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim."
- 87
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ ﴿٨٧﴾
İn huve illa zikrun lil alemin.
Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.
- 88
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ ﴿٨٨﴾
Ve le talemunne nebeehu ba'de hin.
Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.
Zümer Suresi 1-31. ayetler
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bismillahir rahmanir rahim.
Bismillâhirrahmânirrahîm
- 1
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ ﴿١﴾
Tenzilul kitabi minallahil azizil hakim.
Bu Kitap izzet ve hikmet sahibi Allah katından indirilmiştir.
- 2
اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۜ ﴿٢﴾
İnna enzelna ileykel kitabe bil hakkı fa'budillahe muhlisan lehud din.
(Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et.
- 3
اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ ﴿٣﴾
E la lillahid dinul halis, vellezinettehazu min dunihi evliya, ma na'buduhum illa li yukarribuna ilallahi zulfa, innallahe yahkumu beynehum fi ma hum fihi yahtelifun, innallahe la yehdi men huve kazibun keffar.
Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.
- 4
لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَداً لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ ﴿٤﴾
Lev eradallahu en yettehıze veleden lastafa mimma yahluku ma yeşau subhaneh, huvallahul vahıdul kahhar.
Eğer Allah bir evlât edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O yücedir. O, tek ve kahhâr olan Allah'tır.
- 5
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ اَلَا هُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ ﴿٥﴾
Halakas semavati vel arda bil hakk, yukevvirul leyle alen nehari ve yukevvirun nehare alel leyli ve sehhareş şemse vel kamer, kullun yecri li ecelin musemma, e la huvel azizul gaffar.
Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azîzdir ve çok bağışlayandır.
- 6
خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ ﴿٦﴾
Halakakum min nefsin vahıdetin summe ceale minha zevceha ve enzele lekum minel en'ami semaniyete ezvac, yahlukukum fi butuni ummehatikum halkan min ba'di halkın fi zulumatin selas, zalikumullahu rabbukum lehul mulk, la ilahe illa huve, fe enna tusrafun.
Sizi tek bir nefisten (Adem'den) yaratmış, sonra da ondan eşini meydana getirmiştir. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirmiştir. Sizi analarınızın karınlarında, bir yaratmadan sonra bir diğer yaratmaya geçerek üç karanlık safhada yaratır. İşte bunları yapan Rabbiniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl olup da O'ndan yüz çevirip başkalarına ibadet edersiniz.
- 7
اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿٧﴾
İn tekfuru fe innallahe ganiyyun ankum, ve la yerda li ıbadihil kufr, ve in teşkuru yerdahu lekum, ve la teziru vaziretun vizra uhra, summe ila rabbikum merciukum fe yunebbiukum bima kuntum ta'melun, innehu alimun bi zatis sudur.
Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabbinizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir. Çünkü O, kalplerde olan herşeyi hakkıyla bilendir.
- 8
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُن۪يباً اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَل۪يلاًۗ اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ ﴿٨﴾
Ve iza messel insane durrun dea rabbehu muniben ileyhi summe iza havvelehu ni'meten minhu nesiye ma kane yed'u ileyhi min kablu ve ceale lillahi endaden li yudılle an sebilih, kul temetta' bi kufrike kalilen inneke min ashabin nar.
İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!
- 9
اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِداً وَقَٓائِماً يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟ ﴿٩﴾
Em men huve kanitun anael leyli saciden ve kaimen yahzerul ahırete ve yercu rahmete rabbih, kul hel yestevillezine ya'lemune vellezine la ya'lemun, innema yetezekkeru ulul elbab.
Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.
- 10
قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿١٠﴾
Kul ya ıbadıllezine amenutteku rabbekum, lillezine ahsenu fi hazihid dunya haseneh, ve ardullahi vasiah innema yuveffas sabirune ecrehum bi gayri hisab.
(Rasûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.
- 11
قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۙ ﴿١١﴾
Kul inni umirtu en a'budallahe muhlisan lehud din.
De ki: Bana, dini Allah'a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu.
- 12
وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِم۪ينَ ﴿١٢﴾
Ve umirtu li en ekune evvelel muslimin.
Bana müslümanların ilki olmam emrolundu.
- 13
قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٣﴾
Kul inni ehafu in asaytu rabbi azabe yevmin azim.
De ki: Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım.
- 14
قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ د۪ين۪يۙ ﴿١٤﴾
Kulillahe a'budu muhlisan lehu dini.
De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah'a ibadet ederim.
- 15
فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِه۪ۜ قُلْ اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ ﴿١٥﴾
Fa'budu ma şi'tum min dunih, kul innel hasirine ellezine hasiru enfusehum ve ehlihim yevmel kıyameh e la zalike huvel husranul mubin.
(Ey Allah'a eş koşanlar!): Siz de O'ndan başka dilediğinize tapın! De ki: Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Bilesiniz ki, bu apaçık hüsrandır.
- 16
لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌۜ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِه۪ عِبَادَهُۜ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ ﴿١٦﴾
Lehum min fevkıhim zulelun minen nari ve min tahtihim zulel, zalike yuhavvifullahu bihi ıbadeh, ya ıbadi fettekun.
Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (öyle) tabakalar var. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Yalnızca benden korkun.
- 17
وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ ﴿١٧﴾
Vellezinectenebut tagute en ya'buduha ve enabu ilallahi lehumul buşra, fe beşşir ıbad.
Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır, kullarımı müjdele.
- 18
اَلَّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿١٨﴾
Ellezine yestemiunel kavle fe yettebiune ahseneh, ulaikellezine hedahumullahu ve ulaike hum ulul elbab.
(Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan işte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.
- 19
اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِۚ ﴿١٩﴾
E fe men hakka aleyhi kelimetul azab, e fe ente tunkızu men fin nar.
(Rasûlüm!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!
- 20
لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْم۪يعَادَ ﴿٢٠﴾
Lakinillezinettekav rabbehum lehum gurefun min fevkıha gurefun mebniyyetun tecri min tahtihel enhar, va'dallah, la yuhlifullahul miad.
Fakat Rablerinden sakınanlara, üstüste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden caymaz.
- 21
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَاب۪يعَ فِي الْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَـتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَاماًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ۟ ﴿٢١﴾
E lem tere ennallahe enzele mines semai maen fe selekehu yenabia fil ardı summe yuhricu bihi zer'an muhtelifen elvanuhu summe yehicu fe terahu musferran summe yec'aluhu hutama, inne fi zalike le zikra li ulil elbab.
Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.
- 22
اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٢٢﴾
E fe men şerehallahu sadrehu lil islami fe huve ala nurin min rabbih, fe veylun lil kasiyeti kulubuhum min zikrillah, ulaike fi dalalin mubin.
Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.
- 23
اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ ﴿٢٣﴾
Allahu nezzele ahsenel hadisi kitaben muteşabihen mesaniye takşaırru minhu culudullezine yahşevne rabbehum, summe telinu culuduhum ve kulubuhum ila zikrillah, zalike hudallahi yehdi bihi men yeşau, ve men yudlilillahu fe ma lehu min had.
Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.
- 24
اَفَمَنْ يَتَّق۪ي بِوَجْهِه۪ سُٓوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَق۪يلَ لِلظَّالِم۪ينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ ﴿٢٤﴾
E fe men yetteki bi vechihi suel azabi yevmel kıyame, ve kıyle liz zalimine zuku ma kuntum teksibun.
Kıyamet gününde yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse (kendini ondan emin kılan gibi) midir? Zalimlere «Kazandığınızı tadın!» denilir.
- 25
كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٢٥﴾
Kezzebellezine min kablihim fe etahumul azabu min haysu la yeş'urun.
Onlardan öncekiler (peygamberleri) yalanladılar da farkına varmadıkları bir yerden onlara azap çattı.
- 26
فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ﴿٢٦﴾
Fe ezakahumullahul hızye fil hayatid dunya, ve le azabul ahıreti ekber, lev kanu ya'lemun.
Bu suretle Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi!
- 27
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۚ ﴿٢٧﴾
Ve lekad darebna lin nasi fi hazel kur'ani min kulli meselin leallehum yetezekkerun.
Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an’da insanlara her türlü misali verdik.
- 28
قُرْاٰناً عَرَبِياًّ غَيْرَ ذ۪ي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ﴿٢٨﴾
Kur'anen arabiyyen gayre zi ivecin leallehum yettekun.
Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'an indirdik.
- 29
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَماً لِرَجُلٍۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۚ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٢٩﴾
Daraballahu meselen raculen fihi şurekau muteşakisune ve raculen selemen li racul, hel yesteviyani mesel, el hamdulillah, bel ekseruhum la ya'lemun.
Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.
- 30
اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَۘ ﴿٣٠﴾
İnneke meyyitun ve innehum meyyitun.
Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.
- 31
ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟ ﴿٣١﴾
Summe innekum yevmel kıyameti ınde rabbikum tahtasımun.
Sonra şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız.
Ramazan Mukabelesinde 23. Cüz
Diyanet takvimine göre 2027 Ramazanı 8 Şubat Pazartesi başlar; Ramazan Bayramı 9 Mart Salı günüdür. Her gün bir cüz okunduğunda 23. cüz Ramazan'ın 23. günü (2 Mart 2027 Salı) okunur.
Mukabele, Ramazan ayında bir hafızın Kur'an-ı Kerim'i okuması, dinleyenlerin de mushaftan takip etmesidir. Her gün bir cüz okunarak ay boyunca Kur'an-ı Kerim baştan sona okunur; buna hatim denir.
23. Cüz Hakkında Sık Sorulan Sorular
23. cüz kaç sayfa?
23. cüz mushafımızda 20 sayfadır: 443-462. sayfalar.
23. cüzde hangi sureler var?
23. cüzde Yasin Suresi 28-83. ayetler, Saffat Suresi, Sad Suresi ve Zümer Suresi 1-31. ayetler yer alır.
23. cüz nerede başlar, nerede biter?
23. cüz Yasin Suresi'nin 28. ayetiyle başlar, Zümer Suresi'nin 31. ayetiyle biter. Mushafımızda 443. sayfada başlar, 462. sayfada biter.
23. cüz kaç ayettir?
23. cüzde 357 ayet vardır.
23. cüzü okumak ne kadar sürer?
23. cüz, Mişari Alafasi'nin okuyuşuyla yaklaşık 1 saat 5 dakika sürer. Okuyuşun hızına göre bu süre değişir.
Ramazan 2027'de 23. cüz hangi gün okunur?
Her gün bir cüz okunursa 23. cüz Ramazan'ın 23. günü (2 Mart 2027 Salı) okunur.