Yasin Suresi

Kur'an-ı Kerim · 19. cüz

19. Cüz

Sayfa 363-382 · 339 ayet · 3 sure

Sureler: Furkan 21-77, Şuara, Neml 1-55

Mushafta oku Ayetler Mukabele Sorular

19. cüz, Furkan Suresi'nin 21. ayetiyle başlar ve Neml Suresi'nin 55. ayetiyle biter. Aşağıda cüzün 339 ayetinin hepsi Arapça metni, Türkçe okunuşu ve mealiyle, sure sure sırasıyla yer alır.

19. Cüz, Kur'an-ı Kerim 363. sayfa

19. Cüz mushaf sayfalarında

19. Cüz mushafımızın 363. sayfasında başlar ve 382. sayfada biter (20 sayfa). Mukabeleyi sayfa sayfa mushaftan takip edebilirsiniz.

Mushafta aç

Göster

Furkan Suresi 21-77. ayetler

  1. 21

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّـنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُواًّ كَب۪يراً ﴿٢١﴾

    Ve kalellezine la yercune likaena lev la unzile aleynel melaiketu ev nera rabbena, lekad istekberu fi enfusihim ve atev utuvven kebira.

    Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar: «Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik» dediler. Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkla pek ileri gitmişlerdir.

  2. 22

    يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً ﴿٢٢﴾

    Yevme yerevnel melaikete la buşra yevme izin lil mucrimine ve yekulune hicran mahcura.

    (Fakat) melekleri görecekleri gün, günahkârlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur ve: (Melekler onlara; Size, sevinmek) yasaktır, yasak! diyeceklerdir.

  3. 23

    وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُوراً ﴿٢٣﴾

    Ve kadimna ila ma amilu min amelin fe cealnahu hebaen mensura.

    Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).

  4. 24

    اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَراًّ وَاَحْسَنُ مَق۪يلاً ﴿٢٤﴾

    Ashabul cenneti yevme izin hayrun mustekarran ve ahsenu makila.

    O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı ve dinlenecekleri yer pek güzeldir.

  5. 25

    وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَٓاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْز۪يلاً ﴿٢٥﴾

    Ve yevme teşakkakus semau bil gamami ve nuzzilel melaiketu tenzila.

    O gün gökyüzü beyaz bulutlar ile yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.

  6. 26

    اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْماً عَلَى الْكَافِر۪ينَ عَس۪يراً ﴿٢٦﴾

    El mulku yevmeizinil hakku lir rahman, ve kane yevmen alel kafirine asira.

    İşte o gün, gerçek mülk (hükümranlık) çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için de pek çetin bir gündür o.

  7. 27

    وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً ﴿٢٧﴾

    Ve yevme yeadduz zalimu ala yedeyhi yekulu ya leytenittehaztu mear resuli sebila.

    O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!

  8. 28

    يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً ﴿٢٨﴾

    Ya veyleta leyteni lem ettehız fulanen halila.

    Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!

  9. 29

    لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولاً ﴿٢٩﴾

    Lekad edalleni aniz zikri ba'de iz caeni, ve kaneş şeytanu lil insani hazula.

    Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsva eder.

  10. 30

    وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُوراً ﴿٣٠﴾

    Ve kaler resulu ya rabbi inne kavmittehazu hazel kur'ane mehcura.

    Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler.

  11. 31

    وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ مِنَ الْمُجْرِم۪ينَۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَص۪يراً ﴿٣١﴾

    Ve kezalike cealna li kulli nebiyyin aduvven minel mucrimin, ve kefa bi rabbike hadiyen ve nasira.

    (Rasûlüm ) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peydâ ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

  12. 32

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِه۪ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْت۪يلاً ﴿٣٢﴾

    Ve kalellezine keferu lev la nuzzile aleyhil kur'anu, cumleten vahideh, kezalike li nusebbite bihi fuadeke ve rettelnahu tertila.

    İnkâr edenler: Kur'an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.

  13. 33

    وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ ﴿٣٣﴾

    Ve la ye'tuneke bi meselin illa ci'nake bil hakkı ve ahsene tefsira.

    Sana hiçbir misal getirmezler ki, biz sana hak ve açıklaması en güzel olanını getirmemiş olalım.

  14. 34

    اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟ ﴿٣٤﴾

    Ellezine yuhşerune ala vucuhihim ila cehenneme ulaike şerrun mekanen ve edallu sebila.

    Cehennem'de yüzükoyun haşr olunacak olanlar, işte yerleri en kötü ve yolları en sapık olanlar bunlardır.

  15. 35

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراًۚ ﴿٣٥﴾

    Ve lekad ateyna musel kitabe ve cealna meahu ehahu harune vezira.

    Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık.

  16. 36

    فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراًۜ ﴿٣٦﴾

    Fe kulnazheba ilel kavmillezine kezzebu bi ayatina, fe demmernahum tedmira.

    «Âyetlerimizi yalan sayan kavme gidin» dedik. Sonunda, (yola gelmediklerinden) onları yerle bir ediverdik.

  17. 37

    وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَـذَاباً اَل۪يماًۚ ﴿٣٧﴾

    Ve kavme nuhın lemma kezzebur rusule agraknahum ve cealnahum lin nasi ayeh, ve a'tedna liz zalimine azaben elima.

    Nuh kavmine gelince, peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde onları, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.

  18. 38

    وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً ﴿٣٨﴾

    Ve aden ve semuda ve ashaber ressi ve kurunen beyne zalike kesira.

    Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (inkârcılıklarından ötürü helâk ettik).

  19. 39

    وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً ﴿٣٩﴾

    Ve kullen darabna lehul emsale ve kullen tebberna tetbira.

    Onların her birine (uymaları için) misaller getirdik; (ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik.

  20. 40

    وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً ﴿٤٠﴾

    Ve lekad atev alel karyetilleti umtırat mataras sev', e fe lem yekunu yerevneha, bel kanu la yercune nuşura.

    (Rasûlüm!) Andolsun (bu Mekkeli putperestler), belâ ve felâket yağmuruna tutulmuş olan o beldeye uğramışlardır. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktadırlar,

  21. 41

    وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً ﴿٤١﴾

    Ve iza reavke in yettehızuneke illa huzuva, e hazellezi beasallahu resula.

    Seni gördükleri zaman: «Bu mu Allah'ın peygamber olarak gönderdiği!» diyerek hep seni alaya alıyorlar.

  22. 42

    اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً ﴿٤٢﴾

    İn kade le yudılluna an alihetina lev la en saberna aleyha, ve sevfe ya'lemune hine yerevnel azabe men edallu sebila.

    «Şayet ilâhlarımıza ibadet etmekte direnmeseydik, neredeyse bizi onlardan saptıracaktı.» demektedirler. Fakat onlar azabı gördükleri zaman, asıl kimin yolunun sapık olduğunu anlayacaklardır.

  23. 43

    اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ ﴿٤٣﴾

    E raeyte menittehaze ilahehu hevah, e fe ente tekunu aleyhi vekila.

    (Ey Muhammed) Kendi hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?

  24. 44

    اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟ ﴿٤٤﴾

    Em tahsebu enne ekserehum yesmeune ev ya'kılun, in hum illa kel en'ami bel hum edallu sebila.

    Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.

  25. 45

    اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ ﴿٤٥﴾

    E lem tere ila rabbike keyfe meddez zıll, ve lev şae le cealehu sakina, summe cealneş şemse aleyhi delila.

    Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık.

  26. 46

    ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً ﴿٤٦﴾

    Summe kabadnahu ileyna kabdan yesira.

    Sonra onu (uzayan gölgeyi) yavaş yavaş kendimize çektik (kısalttık).

  27. 47

    وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً ﴿٤٧﴾

    Ve huvellezi ceale lekumul leyle libasen ven nevme subaten ve cealen nehare nuşura.

    Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de dağılıp çalışma (zamanı) yapan, O'dur.

  28. 48

    وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُوراًۙ ﴿٤٨﴾

    Ve huvellezi erseler riyaha buşren beyne yedey rahmetih, ve enzelna mines semai maen tahura.

    Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O’dur. Ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.

  29. 49

    لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً ﴿٤٩﴾

    Li nuhyiye bihi beldeten meyten ve nuskıyehu mimma halakna en'amen ve enasiyye kesira.

    Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara...

  30. 50

    وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً ﴿٥٠﴾

    Ve lekad sarrafnahu beynehum li yezzekkeru fe eba ekserun nasi illa kufura.

    Sonra da ibret almaları için bu suyu aralarında, muhtelif vakitlere göre değiştirmişizdir. Buna rağmen insanların çoğu yine de (falan yıldızla yağmurlandırıldık diyerek) nankörlük (etmek) ten vazgeçmemiştir.

  31. 51

    وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراًۘ ﴿٥١﴾

    Ve lev şi'na le beasna fi kulli karyetin nezira.

    (Rasûlüm!) Şayet dileseydik, elbet her ülkeye bir uyarıcı (peygamber) gönderirdik.(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik, seni bütün insanlığa peygamber olarak gönderdik.)

  32. 52

    فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً ﴿٥٢﴾

    Fe la tutııl kafirine ve cahidhum bihi cihaden kebira.

    (Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik.) O halde, kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kuran ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!

  33. 53

    وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً ﴿٥٣﴾

    Ve huvellezi meracel bahreyni haza azbun furatun ve haza milhun ucac, ve ceale beynehuma, berzehan ve hıcran mahcura.

    Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur.

  34. 54

    وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً ﴿٥٤﴾

    Ve huvellezi halaka minel mai beşeren fe cealehu neseben ve sıhra, ve kane rabbuke kadira.

    Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O'dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.

  35. 55

    وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً ﴿٥٥﴾

    Ve ya'budune min dunillahi ma la yenfeuhum ve la yadurruhum, ve kanel kafiru ala rabbihi zahira.

    (Böyle iken inkarcılar) Allah’ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) yardımcıdır.

  36. 56

    وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراً ﴿٥٦﴾

    Ve ma erselnake illa mubeşşiren ve nezira.

    (Rasûlüm!) Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

  37. 57

    قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً ﴿٥٧﴾

    Kul ma es'elukum aleyhi min ecrin illa men şae en yettehıze ila rabbihi sebila.

    De ki: Buna karşılık, sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanız) dışında herhangi bir ücret istemiyorum.

  38. 58

    وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ ﴿٥٨﴾

    Ve tevekkel alel hayyillezi la yemutu ve sebbih bi hamdih, ve kefa bihi bi zunubi ibadihi habira.

    Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını O’nun bilmesi yeter.

  39. 59

    اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً ﴿٥٩﴾

    Ellezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arşir rahmanu fes'el bihi habira.

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.

  40. 60Secde ayeti

    وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراً۟ ﴿٦٠﴾

    Ve iza kile lehumuscudu lir rahmani kalu ve mer rahmanu e nescudu li ma te'muruna ve zadehum nufura.

    Onlara: Rahmân'a secde edin! denildiği zaman: «Rahmân da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!» derler ve bu emir onların nefretini arttırır.

  41. 61

    تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً ﴿٦١﴾

    Tebarekellezi ceale fis semai burucen ve ceale fiha siracen ve kameren munira.

    Oysa gökte burçlar yaratan ve orada aydınlatıcı olarak güneşi ve ayı var eden Allah ne yücedir.

  42. 62

    وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً ﴿٦٢﴾

    Ve huvellezi cealel leyle ven nehare hılfeten li men erade en yezzekkere ev erade şukura.

    İbret almak, yahut şükretmek isteyen kimseler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de Allah'tır.

  43. 63

    وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً ﴿٦٣﴾

    Ve ibadur rahmanillezine yemşune alel ardı hevnen ve iza hatabehumul cahilune kalu selama.

    Rahmân'ın( has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selam!» derler (geçerler);

  44. 64

    وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً ﴿٦٤﴾

    Vellezine yebitune li rabbihim succeden ve kıyama.

    Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.

  45. 65

    وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗ ﴿٦٥﴾

    Vellezine yekulune rabbenasrif anna azabe cehenneme inne azabeha kane garama.

    Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır.

  46. 66

    اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً ﴿٦٦﴾

    İnneha saet mustekarren ve mukama.

    Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir!

  47. 67

    وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً ﴿٦٧﴾

    Vellezine iza enfeku lem yusrifu ve lem yakturu ve kane beyne zalike kavama.

    (O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

  48. 68

    وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ ﴿٦٨﴾

    Vellezine la yed'une meallahi ilahen ahara ve la yaktulunen nefselleti harremallahu illa bil hakkı ve la yeznun, ve men yef'al zalike yelka esama.

    Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir ilâha yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı ( nın cezasını) bulur;

  49. 69

    يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗ ﴿٦٩﴾

    Yudaaf lehul azabu yevmel kıyameti ve yahlud fihi muhana.

    Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.

  50. 70

    اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً ﴿٧٠﴾

    İlla men tabe ve amene ve amile amelen salihan fe ulaike yubeddilullahu seyyiatihim hasenat, ve kanallahu gafuren rahima.

    Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

  51. 71

    وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً ﴿٧١﴾

    Ve men tabe ve amile salihan fe innehu yetubu ilallahi metaba.

    Kim tevbe edip salih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.

  52. 72

    وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً ﴿٧٢﴾

    Vellezine la yeşhedunez zura ve iza merru bil lagvi merru kirama.

    (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.

  53. 73

    وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً ﴿٧٣﴾

    Vellezine iza zukkiru bi ayati rabbihim lem yahırru aleyha summen ve umyanen.

    Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar,

  54. 74

    وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً ﴿٧٤﴾

    Vellezine yekulune rabbena heb lena min ezvacina ve zurriyyatina kurrete a'yunin vec'alna lil muttekine imama.

    (Ve o kullar): «Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!» derler.

  55. 75

    اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ ﴿٧٥﴾

    Ulaike yuczevnel gurfete bi ma saberu ve yulekkavne fiha tahiyyeten ve selama.

    İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.

  56. 76

    خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً ﴿٧٦﴾

    Halidine fiha, hasunet mustekarren ve mukama.

    Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir.

  57. 77

    قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً ﴿٧٧﴾

    Kul ma ya'beu bikum rabbi lev la duaukum, fe kad kezzebtum fe sevfe yekunu lizama.

    (Rasûlüm!) De ki: (Kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Rasûlün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!

Furkan Suresi sayfasında oku · Furkan Suresi'ni dinle

Şuara Suresi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillahir rahmanir rahim.

Bismillâhirrahmânirrahîm

  1. 1

    طٰسٓمٓۜ ﴿١﴾

    Ta, sin, mim.

    Tâ. Sîn. Mîm.

  2. 2

    تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ ﴿٢﴾

    Tilke ayatul kitabil mubin.

    Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.

  3. 3

    لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ ﴿٣﴾

    Lealleke bahıun nefseke ella yekunu mu'minin.

    (Rasûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!

  4. 4

    اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ ﴿٤﴾

    İn neşe' nunezzil aleyhim mines semai ayeten fe zallet a'nakuhum leha hadıin.

    Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.

  5. 5

    وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ ﴿٥﴾

    Ve ma ye'tihim min zikrin miner rahmani muhdesin illa kanu anhu mu'ridin.

    Kendilerine, Rahmân (o çok esirgeyici Allah) dan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.

  6. 6

    فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿٦﴾

    Fe kad kezzebu fe seye'tihim enbau ma kanu bihi yestehziun.

    Üstelik (ona) «yalandır» derler, fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.

  7. 7

    اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ ﴿٧﴾

    E ve lem yerev ilel ardı kem enbetna fiha min kulli zevcin kerim.

    Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.

  8. 8

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٨﴾

    İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.

  9. 9

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿٩﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  10. 10

    وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ ﴿١٠﴾

    Ve iz nada rabbuke musa eni'til kavmez zalimin.

    Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, git diye seslenmişti.

  11. 11

    قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ ﴿١١﴾

    Kavme fir'avn, e la yettekun.

    Firavun'un kavmine. Hâlâ (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar?

  12. 12

    قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ ﴿١٢﴾

    Kale rabbi inni ehafu en yukezzibun.

    Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.

  13. 13

    وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ ﴿١٣﴾

    Ve yadiku sadri ve la yentaliku lisani fe ersil ila harun.

    "Göğsüm daralıyor; dilim çözülmüyor; onun için Harun'a da elçilik ver.

  14. 14

    وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ ﴿١٤﴾

    Ve lehum aleyye zenbun fe ehafu en yaktulun.

    Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum.

  15. 15

    قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ ﴿١٥﴾

    Kale kella, fezheba bi ayatina inna meakum mustemiun.

    Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.

  16. 16

    فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿١٦﴾

    Fe'tiya fir'avne fe kula inna resulu rabbil alemin.

    Haydi Firavun’a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz;

  17. 17

    اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ﴿١٧﴾

    En ersil meana beni israil.

    İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.

  18. 18

    قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ ﴿١٨﴾

    Kale e lem nurabbike fina veliden ve lebiste fina min umurike sinin.

    (Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?

  19. 19

    وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٩﴾

    Ve fealte fa'letekelleti fealte ve ente minel kafirin.

    Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!

  20. 20

    قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذاً وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ ﴿٢٠﴾

    Kale fealtuha izen ve ene mined dallin.

    Mûsâ da demişti ki: "Ben onu o zaman cahillerden biri olarak, bilmeyerek yapmıştım."

  21. 21

    فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْماً وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿٢١﴾

    Fe ferartu minkum lemma hıftukum fe vehebe li rabbi hukmen ve cealeni minel murselin.

    Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.

  22. 22

    وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ﴿٢٢﴾

    Ve tilke ni'metun temunnuha aleyye en abbedte beni israil.

    O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.

  23. 23

    قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٢٣﴾

    Kale fir'avnu ve ma rabbul alemin.

    Firavun şöyle dedi: Alemlerin Rabbi dediğin de nedir?

  24. 24

    قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ ﴿٢٤﴾

    Kale rabbus semavati vel ardı ve ma beynehuma, in kuntum mukınin.

    Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.

  25. 25

    قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ ﴿٢٥﴾

    Kale li men havlehu e la testemiun.

    (Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi.

  26. 26

    قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ ﴿٢٦﴾

    Kale rabbukum ve rabbu abaikumul evvelin.

    Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.

  27. 27

    قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّـذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ ﴿٢٧﴾

    Kale inne resulekumullezi ursile ileykum le mecnun.

    Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.

  28. 28

    قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٢٨﴾

    Kale rabbul meşrıkı vel magribi ve ma beynehuma, in kuntum ta'kılun.

    Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir .

  29. 29

    قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهاً غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ ﴿٢٩﴾

    Kale leinittehazte ilahen gayri le ec'alenneke minel mescunin.

    Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.

  30. 30

    قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ ﴿٣٠﴾

    Kale e ve lev ci'tuke bi şey'in mubin.

    Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.

  31. 31

    قَالَ فَأْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٣١﴾

    Kale fe'ti bihi in kunte mines sadikin.

    Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.

  32. 32

    فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ ﴿٣٢﴾

    Fe elka asahu fe iza hiye su'banun mubin.

    Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş).

  33. 33

    وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ﴿٣٣﴾

    Ve nezea yedehu fe iza hiye beydau lin nazırin.

    Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!

  34. 34

    قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ ﴿٣٤﴾

    Kale lil melei havlehu inne haza le sahırun alim.

    Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!

  35. 35

    يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ﴿٣٥﴾

    Yuridu en yuhricekum min ardıkum bi sıhrihi fe maza te'murun.

    Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?

  36. 36

    قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ ﴿٣٦﴾

    Kalu ercih ve ehahu veb'as fil medaini haşirin.

    Etrafındakiler de ona şöyle demişlerdi: "Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder.

  37. 37

    يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ ﴿٣٧﴾

    Ye'tuke bi kulli sehharin alim.

    Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.

  38. 38

    فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ ﴿٣٨﴾

    Fe cumias seharatu li mikati yevmin ma'lum.

    Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.

  39. 39

    وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ ﴿٣٩﴾

    Ve kile lin nasi hel entum muctemiun.

    Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.

  40. 40

    لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ ﴿٤٠﴾

    Leallena nettebius seharate in kanu humul galibin.

    (Firavunun adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler.

  41. 41

    فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ ﴿٤١﴾

    Fe lemma caes seharatu kalu li fir'avne e inne lena le ecran in kunna nahnul galibin.

    Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.

  42. 42

    قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذاً لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ ﴿٤٢﴾

    Kale neam ve innekum izen le minel mukarrabin.

    Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.

  43. 43

    قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ ﴿٤٣﴾

    Kale lehum musa elku ma entum mulkun.

    Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.

  44. 44

    فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ ﴿٤٤﴾

    Fe elkav hıbalehum ve ısıyyehum ve kalu bi izzeti fir'avne inna le nahnul galibun.

    Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler.

  45. 45

    فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ ﴿٤٥﴾

    Fe elka musa asahu fe iza hiye telkafu ma ye'fikun.

    Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!

  46. 46

    فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ ﴿٤٦﴾

    Fe ulkıyes seharatu sacidin.

    (Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

  47. 47

    قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٤٧﴾

    Kalu amenna bi rabbil alemin.

    «Âlemlerin Rabbine, iman ettik» dediler.

  48. 48

    رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿٤٨﴾

    Rabbi musa ve harun.

    Musa ve Harun'un Rabbi.

  49. 49

    قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿٤٩﴾

    Kale amentum lehu kable en azene lekum, innehu le kebirukumullezi allemekumus sıhr, fe le sevfe ta'lemun, le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hılafin ve le usallibennekum ecmain.

    Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!

  50. 50

    قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ ﴿٥٠﴾

    Kalu la dayra inna ila rabbina munkalibun.

    «Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.»

  51. 51

    اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟ ﴿٥١﴾

    İnna natmeu en yagfira lena rabbuna hatayana en kunna evvelel mu'minin.

    «Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.»

  52. 52

    وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ ﴿٥٢﴾

    Ve evhayna ila musa en esri bi ıbadi innekum muttebeun.

    Musa’ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.

  53. 53

    فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۚ ﴿٥٣﴾

    Fe ersele fir'avnu fil medaini haşirin.

    Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

  54. 54

    اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ ﴿٥٤﴾

    İnne haulai le şirzimetun kalilun.

    «Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır.»

  55. 55

    وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ ﴿٥٥﴾

    Ve innehum lena le gaizun.

    «(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.»

  56. 56

    وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ ﴿٥٦﴾

    Ve inna le cemiun hazirun.

    «Biz ise, elbette uyanık (ve yek vücut) bir cemaatız.» (diyor ve dedirtiyordu).

  57. 57

    فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿٥٧﴾

    Fe ahracnahum min cennatin ve uyun.

    Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, çıkardık.

  58. 58

    وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ ﴿٥٨﴾

    Ve kunuzin ve makamin kerim.

    Hâzinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.

  59. 59

    كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ ﴿٥٩﴾

    Kezalik, ve evresnaha beni israil.

    Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

  60. 60

    فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ ﴿٦٠﴾

    Fe etbeuhum muşrikin.

    Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.

  61. 61

    فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ﴿٦١﴾

    Fe lemma terael cem'ani kale ashabu musa inna le mudrakun.

    İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık!" dediler.

  62. 62

    قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ ﴿٦٢﴾

    Kale kella, inne maiye rabbi seyehdin.

    Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.

  63. 63

    فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿٦٣﴾

    Fe evhayna ila musa enıdrib bi asakel bahr, fenfeleka fe kane kullu firkın ket tavdil azim.

    Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.

  64. 64

    وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ ﴿٦٤﴾

    Ve ezlefna semmel aharin.

    Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

  65. 65

    وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ ﴿٦٥﴾

    Ve enceyna musa ve men meahu ecmain.

    Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

  66. 66

    ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ ﴿٦٦﴾

    Summe agraknel aharin.

    Sonra ötekilerini suda boğduk.

  67. 67

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٦٧﴾

    İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

  68. 68

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿٦٨﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  69. 69

    وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ ﴿٦٩﴾

    Vetlu aleyhim nebee ibrahim.

    (Rasûlüm!) Onlara İbrahim’in haberini de naklet.

  70. 70

    اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ ﴿٧٠﴾

    İz kale li ebihi ve kavmihi ma ta'budun.

    Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti.

  71. 71

    قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ ﴿٧١﴾

    Kalu na'budu asnamen fe nezallu leha akifin.

    «Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz» diye cevap verdiler.

  72. 72

    قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ ﴿٧٢﴾

    Kale hel yesmeunekum iz ted'un.

    İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?

  73. 73

    اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ ﴿٧٣﴾

    Ev yenfeunekum ev yedurrun.

    Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?

  74. 74

    قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ﴿٧٤﴾

    Kalu bel vecedna abaena kezalike yef'alun.

    Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.

  75. 75

    قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ﴿٧٥﴾

    Kale e fe raeytum ma kuntum ta'budun.

    İbrahim dedi ki: İyi ama,neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?

  76. 76

    اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ ﴿٧٦﴾

    Entum ve abaukumul akdemun.

    İster sizin, ister önceki atalarınızın.

  77. 77

    فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٧٧﴾

    Fe innehum aduvvun li illa rabbel alemin.

    İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur);

  78. 78

    اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ ﴿٧٨﴾

    Ellezi halakani fe huve yehdin.

    Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur.

  79. 79

    وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ ﴿٧٩﴾

    Vellezi huve yut'ımuni ve yeskin.

    Beni yediren, içiren O’dur.

  80. 80

    وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ ﴿٨٠﴾

    Ve iza maridtu fe huve yeşfin.

    Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.

  81. 81

    وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ ﴿٨١﴾

    Vellezi yumituni summe yuhyin.

    Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.

  82. 82

    وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ ﴿٨٢﴾

    Vellezi atmeu en yagfira li hatieti yevmed din.

    Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.

  83. 83

    رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ ﴿٨٣﴾

    Rabbi heb li hukmen ve elhıkni bis salihin.

    Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

  84. 84

    وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ ﴿٨٤﴾

    Vec'al li lisane sıdkın fil ahırin.

    "Benden sonrakiler içinde, beni iyi dille anılanlardan eyle."

  85. 85

    وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ ﴿٨٥﴾

    Vec'alni min veraseti cennetin naim.

    Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.

  86. 86

    وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ ﴿٨٦﴾

    Vagfir li ebi innehu kane mined dallin.

    Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır.

  87. 87

    وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ ﴿٨٧﴾

    Ve la tuhzini yevme yub'asun.

    (İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.

  88. 88

    يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿٨٨﴾

    Yevme la yenfau malun ve la benun.

    O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.

  89. 89

    اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ ﴿٨٩﴾

    İlla men etallahe bi kalbin selim.

    Ancak Allah'a kalbi selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).

  90. 90

    وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿٩٠﴾

    Ve uzlifetil cennetu lil muttekin.

    (O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.

  91. 91

    وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ ﴿٩١﴾

    Ve burrizetil cahimu lil gavin.

    Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.

  92. 92

    وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ﴿٩٢﴾

    Ve kile lehum eyne ma kuntum ta'budun.

    Onlara: Allah’tan gayrı taptıklarınız hani nerede?

  93. 93

    مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ ﴿٩٣﴾

    Min dunillah, hel yensurunekum ev yentesırun.

    Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.

  94. 94

    فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ ﴿٩٤﴾

    Fe kubkıbu fiha hum vel gavun.

    Artık onlar, o azgınlar toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar

  95. 95

    وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ ﴿٩٥﴾

    Ve cunudu iblise ecmeun.

    ve İblis orduları,

  96. 96

    قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ ﴿٩٦﴾

    Kalu ve hum fiha yahtesımun.

    orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:

  97. 97

    تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ ﴿٩٧﴾

    Tallahi in kunna le fi dalalin mubin.

    Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.

  98. 98

    اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٩٨﴾

    İz nusevvikum bi rabbil alemin.

    Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.

  99. 99

    وَمَٓا اَضَلَّـنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ ﴿٩٩﴾

    Ve ma edallena illel mucrimun.

    Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.

  100. 100

    فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ ﴿١٠٠﴾

    Fe ma lena min şafiin.

    Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var,

  101. 101

    وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ ﴿١٠١﴾

    Ve la sadikın hamim.

    ne de yakın bir dostumuz.

  102. 102

    فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٠٢﴾

    Fe lev enne lena kerraten fe nekune minel mu'minin.

    Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!

  103. 103

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٠٣﴾

    İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır, ama çokları iman etmezler.

  104. 104

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٠٤﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  105. 105

    كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٠٥﴾

    Kezzebet kavmu nuhınil murselin.

    Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.

  106. 106

    اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٠٦﴾

    İz kale lehum ehuhum nuhun e la tettekun.

    Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

  107. 107

    اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٠٧﴾

    İnni lekum resulun emin.

    Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

  108. 108

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٠٨﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

  109. 109

    وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿١٠٩﴾

    Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.

    Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

  110. 110

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۜ ﴿١١٠﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

  111. 111

    قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ ﴿١١١﴾

    Kalu e nu'minu leke vettebeakel erzelun.

    Onlar şöyle cevap verdiler. Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!

  112. 112

    قَالَ وَمَا عِلْم۪ي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ ﴿١١٢﴾

    Kale ve ma ilmi bima kanu ya'melun.

    Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.

  113. 113

    اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّ۪ي لَوْ تَشْعُرُونَۚ ﴿١١٣﴾

    İn hısabuhum illa ala rabbi lev teş'urun.

    Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!

  114. 114

    وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ﴿١١٤﴾

    Ve ma ene bi taridil mu'minin.

    Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.

  115. 115

    اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۜ ﴿١١٥﴾

    İn ene illa nezirun mubin.

    Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

  116. 116

    قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُوم۪ينَۜ ﴿١١٦﴾

    Kalu le in lem tentehi ya nuhule tekunenne minel mercumin.

    Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!

  117. 117

    قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ ﴿١١٧﴾

    Kale rabbi inne kavmi kezzebun.

    Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.

  118. 118

    فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحاً وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١١٨﴾

    Feftah beyni ve beynehum fethan ve neccini ve men maiye minel mu'minin.

    Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.

  119. 119

    فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ ﴿١١٩﴾

    Fe enceynahu ve men meahu fil fulkil meşhun.

    Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.

  120. 120

    ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ ﴿١٢٠﴾

    Summe agrakna ba'dul bakin.

    Sonra da geri kalanları suda boğduk.

  121. 121

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٢١﴾

    İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

  122. 122

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٢٢﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  123. 123

    كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٢٣﴾

    Kezzebet adunil murselin.

    Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

  124. 124

    اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٢٤﴾

    İz kale lehum ehuhum hudun e la tettekun.

    Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

  125. 125

    اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٢٥﴾

    İnni lekum resulun emin.

    Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

  126. 126

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٢٦﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

  127. 127

    وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٢٧﴾

    Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.

    Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

  128. 128

    اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ ﴿١٢٨﴾

    E tebnune bi kulli riın ayeten ta'besun.

    Siz her yüksek yere bir alâmet (köşk) dikerek eğleniyor musunuz?

  129. 129

    وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِـعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ ﴿١٢٩﴾

    Ve tettehızune mesania leallekum tahludun.

    Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?

  130. 130

    وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ ﴿١٣٠﴾

    Ve iza betaştum betaştum cebbarin.

    Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?

  131. 131

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٣١﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

  132. 132

    وَاتَّقُوا الَّـذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ ﴿١٣٢﴾

    Vettekullezi emeddekum bima ta'lemun.

    Bildiğiniz şeyleri size veren, (Allah'a karşı gelmek) den sakının.

  133. 133

    اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ ﴿١٣٣﴾

    Emeddekum bi en'amin ve benin.

    Size nimetler (davarlar), oğullar, ihsan eden

  134. 134

    وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ ﴿١٣٤﴾

    Ve cennatin ve uyun.

    bağlar, pınarlar…

  135. 135

    اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ ﴿١٣٥﴾

    İnni ehafu aleykum azabe yevmin azim.

    Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum.

  136. 136

    قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ ﴿١٣٦﴾

    Kalu sevaun aleyna e vaazte em lem tekun minel vaızin.

    (Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.

  137. 137

    اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿١٣٧﴾

    İn haza illa hulukul evvelin.

    Bu, öncekilerin geleneğinden (masallarından) başka bir şey değildir.

  138. 138

    وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَۚ ﴿١٣٨﴾

    Ve ma nahnu bi muazzebin.

    Biz azaba uğratılacak da değiliz.

  139. 139

    فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٩﴾

    Fe kezzebuhu fe ehleknahum, inne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.

  140. 140

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٤٠﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  141. 141

    كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٤١﴾

    Kezzebet semudul murselin.

    Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

  142. 142

    اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٤٢﴾

    İz kale lehum ehuhum salihun e la tettekun.

    Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

  143. 143

    اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٤٣﴾

    İnni lekum resulun emin.

    Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

  144. 144

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٤٤﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

  145. 145

    وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٤٥﴾

    Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.

    Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

  146. 146

    اَتُتْرَكُونَ ف۪ي مَا هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ ﴿١٤٦﴾

    E tutrakune fi ma hahuna aminin.

    Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)!

  147. 147

    ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿١٤٧﴾

    Fi cennatin ve uyun.

    Bahçelerin, pınarların içinde;

  148. 148

    وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ ﴿١٤٨﴾

    Ve zuruın ve nahlin tal'uha hedim.

    ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında

  149. 149

    وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً فَارِه۪ينَۚ ﴿١٤٩﴾

    Ve tenhıtune minel cibali buyuten farihin.

    (Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).

  150. 150

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٥٠﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

  151. 151

    وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ ﴿١٥١﴾

    Ve la tutiu emral musrifin.

    Aşırı gidenlerin emrine uymayın.

  152. 152

    اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ ﴿١٥٢﴾

    Ellezine yufsidune fil ardı ve la yuslihun.

    Onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, fakat ıslâh etmiyorlar.

  153. 153

    قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ ﴿١٥٣﴾

    Kalu innema ente minel musahharin.

    Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

  154. 154

    مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿١٥٤﴾

    Ma ente illa beşerun misluna, fe'ti bi ayetin in kunte mines sadikin.

    Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.

  155. 155

    قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ ﴿١٥٥﴾

    Kale hazihi nakatun leha şirbun ve lekum şirbu yevmin ma'lum.

    Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.

  156. 156

    وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٥٦﴾

    Ve la temessuha bi suin fe ye'huzekum azabu yevmin azim.

    Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.

  157. 157

    فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ ﴿١٥٧﴾

    Fe akaruha fe asbahu nadimin.

    Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular.

  158. 158

    فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٥٨﴾

    Fe ehazehumul azab, inne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

  159. 159

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٥٩﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  160. 160

    كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٦٠﴾

    Kezzebet kavmu lutınil murselin.

    Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

  161. 161

    اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٦١﴾

    İz kale lehum ehuhum lutun e la tettekun.

    Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

  162. 162

    اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٦٢﴾

    İnni lekum resulun emin.

    Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

  163. 163

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٦٣﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

  164. 164

    وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٦٤﴾

    Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.

    Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

  165. 165

    اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿١٦٥﴾

    E te'tunez zukrane minel alemin.

    İnsanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?

  166. 166

    وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ ﴿١٦٦﴾

    Ve tezerune ma halaka lekum rabbukum min ezvacikum, bel entum kavmun adun.

    Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz... Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!

  167. 167

    قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَج۪ينَ ﴿١٦٧﴾

    Kalu le in lem tentehi ya lutu le tekunenne minel muhracin.

    Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!

  168. 168

    قَالَ اِنّ۪ي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَال۪ينَۜ ﴿١٦٨﴾

    Kale inni li amelikum minel kalin.

    Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!

  169. 169

    رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ ﴿١٦٩﴾

    Rabbi neccini ve ehli mimma ya'melun.

    Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.

  170. 170

    فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿١٧٠﴾

    Fe necceynahu ve ehlehu ecmain.

    Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.

  171. 171

    اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَۚ ﴿١٧١﴾

    İlla acuzen fil gabirin.

    Ancak yaşlı bir kadın dışında O, geride kalanlardan (oldu).

  172. 172

    ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ ﴿١٧٢﴾

    Summe demmernel aharin.

    Sonra diğerlerini helâk ettik.

  173. 173

    وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ ﴿١٧٣﴾

    Ve emtarna aleyhim matara, fe sae matarul munzerin.

    Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü!

  174. 174

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٧٤﴾

    İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.

  175. 175

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٧٥﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  176. 176

    كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٧٦﴾

    Kezzebe ashabul eyketil murselin.

    Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.

  177. 177

    اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٧٧﴾

    İz kale lehum şuaybun e la tettekun.

    Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

  178. 178

    اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٧٨﴾

    İnni lekum resulun emin.

    Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

  179. 179

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٧٩﴾

    Fettekullahe ve etiun.

    Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

  180. 180

    وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٨٠﴾

    Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.

    Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

  181. 181

    اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِر۪ينَۚ ﴿١٨١﴾

    Evful keyle ve la tekunu minel muhsirin.

    Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.

  182. 182

    وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۚ ﴿١٨٢﴾

    Vezinu bil kıstasil mustekim.

    Doğru terazi ile tartın.

  183. 183

    وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَۚ ﴿١٨٣﴾

    Ve la tebhasun nase eşyaehum ve la ta'sev fil ardı mufsidin.

    İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

  184. 184

    وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ ﴿١٨٤﴾

    Vettekullezi halakakum vel cibilletel evvelin.

    Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun.

  185. 185

    قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ ﴿١٨٥﴾

    Kalu innema ente minel musahharin.

    Onlar söyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

  186. 186

    وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ ﴿١٨٦﴾

    Ve ma ente illa beşerun misluna ve in nazunnuke le minel kazibin.

    Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.

  187. 187

    فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ ﴿١٨٧﴾

    Fe eskıt aleyna kisefen mines semai in kunte mines sadıkin.

    Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.

  188. 188

    قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿١٨٨﴾

    Kale rabbi a'lemu bi ma ta'melun.

    Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.

  189. 189

    فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٨٩﴾

    Fe kezzebuhu fe ehazehum azabu yevmiz zulleh, innehu kane azabe yevmin azim.

    Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!

  190. 190

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٩٠﴾

    İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.

    Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

  191. 191

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٩١﴾

    Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.

    Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

  192. 192

    وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٩٢﴾

    Ve innehu le tenzilu rabbil alemin.

    Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

  193. 193

    نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ ﴿١٩٣﴾

    Nezele bihir ruhul emin.

    (Rasûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) indirmiştir.

  194. 194

    عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ ﴿١٩٤﴾

    Ala kalbike li tekune minel munzirin.

    Uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine

  195. 195

    بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ ﴿١٩٥﴾

    Bi lisanin arabiyyin mubin.

    apaçık Arap diliyle.

  196. 196

    وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ ﴿١٩٦﴾

    Ve innehu lefi zuburil evvelin.

    O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.

  197. 197

    اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ﴿١٩٧﴾

    E ve lem yekun lehum ayeten en ya'lemehu ulemau beni israil.

    Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?

  198. 198

    وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ ﴿١٩٨﴾

    Ve lev nezzelnahu ala ba'dıl a'cemin.

    Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,

  199. 199

    فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ ﴿١٩٩﴾

    Fe karaehu aleyhim ma kanu bihi mu'minin.

    bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.

  200. 200

    كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ ﴿٢٠٠﴾

    Kezalike seleknahu fi kulubil mucrimin.

    Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.

  201. 201

    لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ ﴿٢٠١﴾

    La yu'minune bihi hatta yeravul azabel elim.

    Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

  202. 202

    فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ ﴿٢٠٢﴾

    Fe ye'tiyehum bagteten ve hum la yeş'urun.

    İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

  203. 203

    فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ ﴿٢٠٣﴾

    Fe yekulu hel nahnu munzarun.

    O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.

  204. 204

    اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ﴿٢٠٤﴾

    E fe bi azabina yesta'cilun.

    (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?

  205. 205

    اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ ﴿٢٠٥﴾

    E fe raeyte in metta'nahum sinin.

    Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak,

  206. 206

    ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ ﴿٢٠٦﴾

    Summe caehum ma kanu yuadun.

    sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!

  207. 207

    مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ ﴿٢٠٧﴾

    Ma agna anhum ma kanu yumetteun.

    Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.

  208. 208

    وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ ﴿٢٠٨﴾

    Ve ma ehlekna min karyetin illa leha munzirun.

    Biz hiçbir memleketi, (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir.

  209. 209

    ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٢٠٩﴾

    Zikra, ve ma kunna zalimin.

    Öğüt vermek üzere, biz zalim değiliz.

  210. 210

    وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ ﴿٢١٠﴾

    Ve ma tenezzelet bihiş şeyatin.

    O'nu (Kur'an’ı) şeytanlar indirmedi.

  211. 211

    وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ ﴿٢١١﴾

    Ve ma yenbagi lehum ve ma yestetiun.

    Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.

  212. 212

    اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ ﴿٢١٢﴾

    İnnehum anis sem'i le ma'zulun.

    Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.

  213. 213

    فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ ﴿٢١٣﴾

    Fe la ted'u meallahi ilahen ahara fe tekune minel muazzebin.

    O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!

  214. 214

    وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ ﴿٢١٤﴾

    Ve enzir aşiretekel akrebin.

    (Önce) en yakın akrabanı uyar.

  215. 215

    وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ﴿٢١٥﴾

    Vahfıd cenahake li menittebeake minel mu'minin.

    Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.

  216. 216

    فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ ﴿٢١٦﴾

    Fe in asavke fe kul inni beriun mimma ta'melun.

    Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.

  217. 217

    وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٢١٧﴾

    Ve tevekkel alel azizir rahim.

    Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.

  218. 218

    اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ ﴿٢١٨﴾

    Ellezi yerake hine tekum.

    O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

  219. 219

    وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ ﴿٢١٩﴾

    Ve tekallubeke fis sacidin.

    Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).

  220. 220

    اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿٢٢٠﴾

    İnnehu huves semiul alim.

    Her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen, muhakkak ki O'dur.

  221. 221

    هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ ﴿٢٢١﴾

    Hel unebbiukum ala men tenezzeluş şeyatin.

    Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?

  222. 222

    تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ﴿٢٢٢﴾

    Tenezzelu ala kulli effakin esim.

    Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.

  223. 223

    يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ ﴿٢٢٣﴾

    Yulkunes sem'a ve ekseruhum kazibun.

    Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.

  224. 224

    وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ ﴿٢٢٤﴾

    Veş şuarau yettebiuhumul gavun.

    Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.

  225. 225

    اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ ﴿٢٢٥﴾

    E lem tera ennehum fi kulli vadin yehimun.

    Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını görmedin mi?

  226. 226

    وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ﴿٢٢٦﴾

    Ve ennehum yekulune ma la yef'alun.

    Ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

  227. 227

    اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ ﴿٢٢٧﴾

    İllellezine amenu ve amilus salihati ve zekerullahe kesiran ventesaru min ba'di ma zulimu, ve se ya'lemullezine zalemu eyye munkalebin yenkalibun.

    Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

Şuara Suresi sayfasında oku · Şuara Suresi'ni dinle

Neml Suresi 1-55. ayetler

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillahir rahmanir rahim.

Bismillâhirrahmânirrahîm

  1. 1

    طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ ﴿١﴾

    Ta sin, tilke ayatul kur'ani ve kitabin mubin.

    Tâ. Sin. Bunlar Kur’an'ın, (gerçekleri) açıklayan Kitab'ın âyetleridir.

  2. 2

    هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ ﴿٢﴾

    Huden ve buşra lil mu'minin.

    İman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.

  3. 3

    اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ﴿٣﴾

    Ellezine yukimunes salate ve yu'tunez zekate ve hum bil ahıreti hum yukınun.

    Namazı kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanırlar.

  4. 4

    اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ ﴿٤﴾

    İnnellezine la yu'minune bil ahireti zeyyenna lehum a'malehum fe hum ya'mehun.

    Şüphesiz biz, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik; o yüzden bocalar dururlar.

  5. 5

    اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ ﴿٥﴾

    Ulaikellezine lehum suul azabi ve hum fil ahıreti humul ahserun.

    İşte bunlar, azabı en ağır olanlardır, ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır.

  6. 6

    وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ ﴿٦﴾

    Ve inneke le tulekkal kur'ane minledun hakimin alim.

    (Rasûlüm!) Şüphesiz ki bu Kur'an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir.

  7. 7

    اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ﴿٧﴾

    İz kale musa li ehlihi inni anestu nara, se atikum minha bi haberin ev atikum bi şihabin kabesin leallekum tastalun.

    Hani Musa, ailesine şöyle demişti: Gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceğim, yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki ısınırsınız!

  8. 8

    فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٨﴾

    Fe lemma caeha nudiye en burike men fin nari ve men havleha, ve subhanallahi rabbil alemin.

    Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!

  9. 9

    يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ ﴿٩﴾

    Ya musa innehu enallahul azizul hakim.

    Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah’ım!

  10. 10

    وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّ۪ي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ ﴿١٠﴾

    Ve elkı asak, fe lemma reaha tehtezzu ke enneha cannun vella mudbiren ve lem yuakkıb, ya musa la tehaf inni la yehafu ledeyyel murselun.

    Asânı at! Musa (asâyı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine dedik ki): Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.

  11. 11

    اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١١﴾

    İlla men zaleme summe beddele husnen ba'de suin fe inni gafurun rahim.

    Ancak, kim haksızlık eder, sonra, işlediği kötülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki ben (ona karşı da) çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.

  12. 12

    وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ ﴿١٢﴾

    Ve edhıl yedeke fi ceybike tahruc beydae min gayri suin fi tis'ı ayatin ila fir'avne ve kavmih, innehum kanu kavmen fasikin.

    Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.

  13. 13

    فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ ﴿١٣﴾

    Fe lemma caethum ayatuna mubsıraten kalu haza sihrun mubin.

    Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler.

  14. 14

    وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟ ﴿١٤﴾

    Ve cehadu biha vesteykanetha enfusuhum zulmen ve uluvva, fenzur keyfe kane akıbetul mufsidin.

    Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!

  15. 15

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٥﴾

    Ve lekad ateyna davude ve suleymane ilma, ve kalal hamdu lillahillezi faddalena ala kesirin min ibadihil mu'minin.

    Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun, dediler.

  16. 16

    وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ ﴿١٦﴾

    Ve varise suleymanu davude ve kale ya eyyuhen nasu ullimna mentıkat tayrı, ve utina min kulli şey', inne haza le huvel fadlul mubin.

    Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.

  17. 17

    وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ﴿١٧﴾

    Ve huşire li suleymane cunuduhu minel cinni vel insi vet tayrı fe hum yuzeun.

    Süleyman'ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu.

  18. 18

    حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٨﴾

    Hatta iza etev ala vadin nemli kalet nemletun ya eyyuhen nemludhulu mesakinekum, la yahtımennekum suleymanu ve cunuduhu ve hum la yeş'urun.

    Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.

  19. 19

    فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١٩﴾

    Fe tebesseme dahıken min kavliha ve kale rabbi evzı'ni en eşkure ni'metekelleti en'amte aleyye ve ala valideyye ve en a'mele salihan terdahu ve edhılni bi rahmetike fi ibadikes salihin.

    (Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın salih ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.

  20. 20

    وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ ﴿٢٠﴾

    Ve tefekkadat tayra fe kale maliye la eral hudhude em kane minel gaibin.

    (Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?

  21. 21

    لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ﴿٢١﴾

    Le uazzibennehu azaben şediden ev le ezbehannehu ev le ye'tiyenni bi sultanin mubin.

    Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da (tüylerini yolarak) onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım!

  22. 22

    فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ ﴿٢٢﴾

    Fe mekese gayre baidin fe kale ehattu bi ma lem tuhıt bihi ve ci'tuke min sebein bi nebein yakin.

    Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.

  23. 23

    اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ ﴿٢٣﴾

    İnni vecedtumreeten temlikuhum ve utiyet min kulli şey'in ve leha arşun azim.

    Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.

  24. 24

    وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ ﴿٢٤﴾

    Vecedtuha ve kavmeha yescudune liş şemsi min dunillahi ve zeyyene lehümuş şeytanu a'malehum fe saddehum anis sebili fe hum la yehtedun.

    Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.

  25. 25

    اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ﴿٢٥﴾

    Ella yescudu lillahillezi yuhriculhab'e fis semavati vel ardı ve ya'lemu ma tuhfune ve ma tu'linun.

    (Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler.

  26. 26Secde ayeti

    اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴿٢٦﴾

    Allahu la ilahe illa huve rabbul arşil azim.

    "Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilâh yoktur."

  27. 27

    قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٢٧﴾

    Kale se nenzuru e sadakte em kunte minel kazibin.

    (Süleyman Hüdhüd'e) dedi ki: Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.

  28. 28

    اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ﴿٢٨﴾

    İzheb bi kitabi haza fe elkıh ileyhim summe tevelle anhum fenzur maza yerciun.

    Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.

  29. 29

    قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ﴿٢٩﴾

    Kalet ya eyyuhel meleu inni ulkıye ileyye kitabun kerim.

    (Süleyman'ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) «Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı» dedi.

  30. 30

    اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٣٠﴾

    İnnehu min suleymane ve innehu bismillahir rahmanir rahim.

    «Mektup Süleyman'dandır, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta) dır.»

  31. 31

    اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟ ﴿٣١﴾

    Ella ta'lu aleyye ve'tuni muslimin.

    «Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadır)».

  32. 32

    قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْراً حَتّٰى تَشْهَدُونِ ﴿٣٢﴾

    Kalet ya eyyuhel meleu eftuni fi emri, ma kuntu katıaten emren hatta teşhedun.

    (Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.

  33. 33

    قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَأْمُر۪ينَ ﴿٣٣﴾

    Kalu nahnu ulu kuvvetin ve ulu be'sin şedidin vel emru ileyki fenzuri maza te'murin.

    Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.

  34. 34

    قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ﴿٣٤﴾

    Kalet innel muluke iza dehalu karyeten efseduha ve cealu eizzete ehliha ezilleh, ve kezalike yef'alun.

    Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi.

  35. 35

    وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ ﴿٣٥﴾

    Ve inni mursiletun ileyhim bi hediyyetin fe nazıratun bime yerciul murselun.

    Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.

  36. 36

    فَلَمَّا جَٓاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَٓا اٰتٰينِ‌يَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّٓا اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ ﴿٣٦﴾

    Fe lemma cae suleymane kale e tumidduneni bi malin fe ma ataniyallahu hayrun mimma atakum, bel entum bi hediyyetikum tefrahun.

    (Elçiler, hediyelerle) Süleyman'a gelince şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz.

  37. 37

    اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَٓا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ ﴿٣٧﴾

    İrcı' ileyhim fe le ne'tiyennehum bi cunudin la kıbele lehum biha ve le nuhricennehum minha ezilleten ve hum sagırun.

    (Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!

  38. 38

    قَالَ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَأْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ ﴿٣٨﴾

    Kale ya eyyuhel meleu eyyekum ye'tini bi arşiha kable en ye'tuni muslimin.

    (Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?

  39. 39

    قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ ﴿٣٩﴾

    Kale ıfritun minel cinni ene atike bihi kable en tekume min makamik ve inni aleyhi le kaviyyun emin.

    Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.

  40. 40

    قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ ﴿٤٠﴾

    Kalellezi indehu ilmun minel kitabi ene atike bihi kable en yertedde ileyke tarfuk, fe lemma reahu mustekırran indehu kale haza min fadlı rabbi, li yebluveni e eşkur em ekfur, ve men şekere fe innema yeşkuru li nefsih ve men kefere fe inne rabbi ganiyyun kerim.

    Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.

  41. 41

    قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَد۪ٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ لَا يَهْتَدُونَ ﴿٤١﴾

    Kale nekkiru leha arşeha nenzur e tehtedi em tekunu minellezine la yehtedun.

    (Süleyman devamla) dedi ki: Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak.

  42. 42

    فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ ﴿٤٢﴾

    Fe lemma caet kile e hakeza arşuk, kalet ke ennehu huve ve utinel ilme min kabliha ve kunna muslimin.

    Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah'tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk.

  43. 43

    وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِر۪ينَ ﴿٤٣﴾

    Ve saddeha ma kanet ta'budu min dunillah, inneha kanet min kavmin kafirin.

    Onu, Allah'tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.

  44. 44

    ق۪يلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَاۜ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَار۪يرَۜ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ﴿٤٤﴾

    Kile lehadhulis sarh, fe lemma raethu hasibethu lucceten ve keşefet an sakayha, kale innehu sarhun mumerradun min kavarir, kalet rabbi inni zalemtu nefsi ve eslemtu mea suleymane lillahi rabbil alemin.

    Ona: Köşke gir! dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi. Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.

  45. 45

    وَلَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰى ثَمُودَ اَخَـاهُمْ صَـالِحاً اَنِ اعْبُـدُوا اللّٰهَ فَاِذَا هُمْ فَر۪يقَانِ يَخْتَصِمُونَ ﴿٤٥﴾

    Ve lekad erselna ila semude ehahum salihan eni'budullahe fe izahum ferikani yahtesımun.

    Andolsun ki, «Allah'a kulluk edin!» (demesi için) Semûd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler.

  46. 46

    قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِۚ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٤٦﴾

    Kale ya kavmi lime testa'cilune bis seyyieti kablel haseneh, lev la testagfirunallahe leallekum turhamun.

    Sâlih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.

  47. 47

    قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَۜ قَالَ طَٓائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ ﴿٤٧﴾

    Kalut tayyerna bike ve bi men meak, kale tairukum indallahi bel entum kavmun tuftenun.

    Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Sâlih: Size çöken uğursuzluk (sebebi) Allah katında (yazılı) dır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi.

  48. 48

    وَكَانَ فِي الْمَد۪ينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ ﴿٤٨﴾

    Ve kane fil medineti tis'atu rahtın yufsidune fil ardı ve la yuslihun.

    O şehirde dokuz kişi (elebaşı) vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.

  49. 49

    قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّه۪ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ اَهْلِه۪ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ ﴿٤٩﴾

    Kalu tekasemu billahi le nubeyyitennehu ve ehlehu summe le nekulenne li veliyyihi ma şehidna mehlike ehlihi ve inna le sadikun.

    Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım (hepsini öldürelim); sonra da velisine: «Biz (Sâlih) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz» diyelim.

  50. 50

    وَمَكَرُوا مَكْراً وَمَكَرْنَا مَكْراً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٥٠﴾

    Ve mekeru mekran ve mekerna mekran ve hum la yeş'urun.

    Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik.

  51. 51

    فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْۙ اَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿٥١﴾

    Fenzur keyfe kane akıbetu mekrihim enna demmernahum ve kavmehum ecmein.

    Bak işte, tuzaklarının âkıbeti nice oldu: Onları da, (kendilerine uyan) kavimlerini de (nasıl) toptan helâk ettik!

  52. 52

    فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُواۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿٥٢﴾

    Fe tilke buyutuhum haviyeten bima zalemu, inne fi zalike le ayeten li kavmin ya'lemun.

    İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.

  53. 53

    وَاَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ﴿٥٣﴾

    Ve enceynellezine amenu ve kanu yettekun.

    İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.

  54. 54

    وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ ﴿٥٤﴾

    Ve lutan iz kale li kavmihi ete'tunel fahışete ve entum tubsırun.

    Lût'u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâla o hayâsızlığı yapacak mısınız?

  55. 55

    اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ﴿٥٥﴾

    E innekum le te'tuner ricale şehveten min dunin nisai, bel entum kavmun techelun.

    (Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz!

Neml Suresi sayfasında oku · Neml Suresi'ni dinle

Ramazan Mukabelesinde 19. Cüz

Diyanet takvimine göre 2027 Ramazanı 8 Şubat Pazartesi başlar; Ramazan Bayramı 9 Mart Salı günüdür. Her gün bir cüz okunduğunda 19. cüz Ramazan'ın 19. günü (26 Şubat 2027 Cuma) okunur.

Mukabele, Ramazan ayında bir hafızın Kur'an-ı Kerim'i okuması, dinleyenlerin de mushaftan takip etmesidir. Her gün bir cüz okunarak ay boyunca Kur'an-ı Kerim baştan sona okunur; buna hatim denir.

Ramazan 2027 mukabele takvimi

19. Cüz Hakkında Sık Sorulan Sorular

19. cüz kaç sayfa?

19. cüz mushafımızda 20 sayfadır: 363-382. sayfalar.

19. cüzde hangi sureler var?

19. cüzde Furkan Suresi 21-77. ayetler, Şuara Suresi ve Neml Suresi 1-55. ayetler yer alır.

19. cüz nerede başlar, nerede biter?

19. cüz Furkan Suresi'nin 21. ayetiyle başlar, Neml Suresi'nin 55. ayetiyle biter. Mushafımızda 363. sayfada başlar, 382. sayfada biter.

19. cüz kaç ayettir?

19. cüzde 339 ayet vardır.

19. cüzü okumak ne kadar sürer?

19. cüz, Mişari Alafasi'nin okuyuşuyla yaklaşık 58 dakika sürer. Okuyuşun hızına göre bu süre değişir.

Ramazan 2027'de 19. cüz hangi gün okunur?

Her gün bir cüz okunursa 19. cüz Ramazan'ın 19. günü (26 Şubat 2027 Cuma) okunur.