26. sure · Cüz 19
Şuara Suresi سورة الشعراء
227 ayet · Mekkî · İniş sırası: 47
Mekke'de inen Şuarâ suresi 227 ayettir. Hz. Mûsâ, Hz. İbrâhim, Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih, Hz. Lût ve Hz. Şuayb'ın kavimleriyle mücadelesini anlatarak Kur'an'ın ilâhî kaynaklı olduğunu ve inkârın akıbetini vurgular.
Şuara Suresi Arapça, okunuşu ve meali
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bismillahir rahmanir rahim.
Bismillâhirrahmânirrahîm
- 1
طٰسٓمٓۜ ﴿١﴾
Ta, sin, mim.
Tâ. Sîn. Mîm.
- 2
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ ﴿٢﴾
Tilke ayatul kitabil mubin.
Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.
- 3
لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ ﴿٣﴾
Lealleke bahıun nefseke ella yekunu mu'minin.
(Rasûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!
- 4
اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ ﴿٤﴾
İn neşe' nunezzil aleyhim mines semai ayeten fe zallet a'nakuhum leha hadıin.
Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.
- 5
وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ ﴿٥﴾
Ve ma ye'tihim min zikrin miner rahmani muhdesin illa kanu anhu mu'ridin.
Kendilerine, Rahmân (o çok esirgeyici Allah) dan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
- 6
فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿٦﴾
Fe kad kezzebu fe seye'tihim enbau ma kanu bihi yestehziun.
Üstelik (ona) «yalandır» derler, fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.
- 7
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ ﴿٧﴾
E ve lem yerev ilel ardı kem enbetna fiha min kulli zevcin kerim.
Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.
- 8
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٨﴾
İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.
- 9
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿٩﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 10
وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ ﴿١٠﴾
Ve iz nada rabbuke musa eni'til kavmez zalimin.
Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, git diye seslenmişti.
- 11
قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ ﴿١١﴾
Kavme fir'avn, e la yettekun.
Firavun'un kavmine. Hâlâ (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar?
- 12
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ ﴿١٢﴾
Kale rabbi inni ehafu en yukezzibun.
Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.
- 13
وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ ﴿١٣﴾
Ve yadiku sadri ve la yentaliku lisani fe ersil ila harun.
"Göğsüm daralıyor; dilim çözülmüyor; onun için Harun'a da elçilik ver.
- 14
وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ ﴿١٤﴾
Ve lehum aleyye zenbun fe ehafu en yaktulun.
Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum.
- 15
قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ ﴿١٥﴾
Kale kella, fezheba bi ayatina inna meakum mustemiun.
Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.
- 16
فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿١٦﴾
Fe'tiya fir'avne fe kula inna resulu rabbil alemin.
Haydi Firavun’a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz;
- 17
اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ﴿١٧﴾
En ersil meana beni israil.
İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.
- 18
قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ ﴿١٨﴾
Kale e lem nurabbike fina veliden ve lebiste fina min umurike sinin.
(Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?
- 19
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٩﴾
Ve fealte fa'letekelleti fealte ve ente minel kafirin.
Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!
- 20
قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذاً وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ ﴿٢٠﴾
Kale fealtuha izen ve ene mined dallin.
Mûsâ da demişti ki: "Ben onu o zaman cahillerden biri olarak, bilmeyerek yapmıştım."
- 21
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْماً وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿٢١﴾
Fe ferartu minkum lemma hıftukum fe vehebe li rabbi hukmen ve cealeni minel murselin.
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.
- 22
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ﴿٢٢﴾
Ve tilke ni'metun temunnuha aleyye en abbedte beni israil.
O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.
- 23
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٢٣﴾
Kale fir'avnu ve ma rabbul alemin.
Firavun şöyle dedi: Alemlerin Rabbi dediğin de nedir?
- 24
قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ ﴿٢٤﴾
Kale rabbus semavati vel ardı ve ma beynehuma, in kuntum mukınin.
Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
- 25
قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ ﴿٢٥﴾
Kale li men havlehu e la testemiun.
(Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi.
- 26
قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ ﴿٢٦﴾
Kale rabbukum ve rabbu abaikumul evvelin.
Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.
- 27
قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّـذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ ﴿٢٧﴾
Kale inne resulekumullezi ursile ileykum le mecnun.
Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.
- 28
قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٢٨﴾
Kale rabbul meşrıkı vel magribi ve ma beynehuma, in kuntum ta'kılun.
Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir .
- 29
قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهاً غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ ﴿٢٩﴾
Kale leinittehazte ilahen gayri le ec'alenneke minel mescunin.
Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.
- 30
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ ﴿٣٠﴾
Kale e ve lev ci'tuke bi şey'in mubin.
Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.
- 31
قَالَ فَأْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٣١﴾
Kale fe'ti bihi in kunte mines sadikin.
Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.
- 32
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ ﴿٣٢﴾
Fe elka asahu fe iza hiye su'banun mubin.
Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş).
- 33
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ﴿٣٣﴾
Ve nezea yedehu fe iza hiye beydau lin nazırin.
Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!
- 34
قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ ﴿٣٤﴾
Kale lil melei havlehu inne haza le sahırun alim.
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!
- 35
يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ﴿٣٥﴾
Yuridu en yuhricekum min ardıkum bi sıhrihi fe maza te'murun.
Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?
- 36
قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ ﴿٣٦﴾
Kalu ercih ve ehahu veb'as fil medaini haşirin.
Etrafındakiler de ona şöyle demişlerdi: "Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder.
- 37
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ ﴿٣٧﴾
Ye'tuke bi kulli sehharin alim.
Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.
- 38
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ ﴿٣٨﴾
Fe cumias seharatu li mikati yevmin ma'lum.
Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.
- 39
وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ ﴿٣٩﴾
Ve kile lin nasi hel entum muctemiun.
Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.
- 40
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ ﴿٤٠﴾
Leallena nettebius seharate in kanu humul galibin.
(Firavunun adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler.
- 41
فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ ﴿٤١﴾
Fe lemma caes seharatu kalu li fir'avne e inne lena le ecran in kunna nahnul galibin.
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.
- 42
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذاً لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ ﴿٤٢﴾
Kale neam ve innekum izen le minel mukarrabin.
Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.
- 43
قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ ﴿٤٣﴾
Kale lehum musa elku ma entum mulkun.
Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.
- 44
فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ ﴿٤٤﴾
Fe elkav hıbalehum ve ısıyyehum ve kalu bi izzeti fir'avne inna le nahnul galibun.
Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler.
- 45
فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ ﴿٤٥﴾
Fe elka musa asahu fe iza hiye telkafu ma ye'fikun.
Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!
- 46
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ ﴿٤٦﴾
Fe ulkıyes seharatu sacidin.
(Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
- 47
قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٤٧﴾
Kalu amenna bi rabbil alemin.
«Âlemlerin Rabbine, iman ettik» dediler.
- 48
رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿٤٨﴾
Rabbi musa ve harun.
Musa ve Harun'un Rabbi.
- 49
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿٤٩﴾
Kale amentum lehu kable en azene lekum, innehu le kebirukumullezi allemekumus sıhr, fe le sevfe ta'lemun, le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hılafin ve le usallibennekum ecmain.
Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!
- 50
قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ ﴿٥٠﴾
Kalu la dayra inna ila rabbina munkalibun.
«Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.»
- 51
اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟ ﴿٥١﴾
İnna natmeu en yagfira lena rabbuna hatayana en kunna evvelel mu'minin.
«Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.»
- 52
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ ﴿٥٢﴾
Ve evhayna ila musa en esri bi ıbadi innekum muttebeun.
Musa’ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.
- 53
فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۚ ﴿٥٣﴾
Fe ersele fir'avnu fil medaini haşirin.
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:
- 54
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ ﴿٥٤﴾
İnne haulai le şirzimetun kalilun.
«Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır.»
- 55
وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ ﴿٥٥﴾
Ve innehum lena le gaizun.
«(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.»
- 56
وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ ﴿٥٦﴾
Ve inna le cemiun hazirun.
«Biz ise, elbette uyanık (ve yek vücut) bir cemaatız.» (diyor ve dedirtiyordu).
- 57
فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿٥٧﴾
Fe ahracnahum min cennatin ve uyun.
Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, çıkardık.
- 58
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ ﴿٥٨﴾
Ve kunuzin ve makamin kerim.
Hâzinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.
- 59
كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ ﴿٥٩﴾
Kezalik, ve evresnaha beni israil.
Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.
- 60
فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ ﴿٦٠﴾
Fe etbeuhum muşrikin.
Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.
- 61
فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ﴿٦١﴾
Fe lemma terael cem'ani kale ashabu musa inna le mudrakun.
İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık!" dediler.
- 62
قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ ﴿٦٢﴾
Kale kella, inne maiye rabbi seyehdin.
Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.
- 63
فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿٦٣﴾
Fe evhayna ila musa enıdrib bi asakel bahr, fenfeleka fe kane kullu firkın ket tavdil azim.
Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.
- 64
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ ﴿٦٤﴾
Ve ezlefna semmel aharin.
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.
- 65
وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ ﴿٦٥﴾
Ve enceyna musa ve men meahu ecmain.
Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.
- 66
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ ﴿٦٦﴾
Summe agraknel aharin.
Sonra ötekilerini suda boğduk.
- 67
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٦٧﴾
İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
- 68
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿٦٨﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 69
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ ﴿٦٩﴾
Vetlu aleyhim nebee ibrahim.
(Rasûlüm!) Onlara İbrahim’in haberini de naklet.
- 70
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ ﴿٧٠﴾
İz kale li ebihi ve kavmihi ma ta'budun.
Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti.
- 71
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ ﴿٧١﴾
Kalu na'budu asnamen fe nezallu leha akifin.
«Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz» diye cevap verdiler.
- 72
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ ﴿٧٢﴾
Kale hel yesmeunekum iz ted'un.
İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?
- 73
اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ ﴿٧٣﴾
Ev yenfeunekum ev yedurrun.
Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?
- 74
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ﴿٧٤﴾
Kalu bel vecedna abaena kezalike yef'alun.
Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.
- 75
قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ﴿٧٥﴾
Kale e fe raeytum ma kuntum ta'budun.
İbrahim dedi ki: İyi ama,neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?
- 76
اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ ﴿٧٦﴾
Entum ve abaukumul akdemun.
İster sizin, ister önceki atalarınızın.
- 77
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٧٧﴾
Fe innehum aduvvun li illa rabbel alemin.
İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur);
- 78
اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ ﴿٧٨﴾
Ellezi halakani fe huve yehdin.
Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur.
- 79
وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ ﴿٧٩﴾
Vellezi huve yut'ımuni ve yeskin.
Beni yediren, içiren O’dur.
- 80
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ ﴿٨٠﴾
Ve iza maridtu fe huve yeşfin.
Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.
- 81
وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ ﴿٨١﴾
Vellezi yumituni summe yuhyin.
Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.
- 82
وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ ﴿٨٢﴾
Vellezi atmeu en yagfira li hatieti yevmed din.
Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.
- 83
رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ ﴿٨٣﴾
Rabbi heb li hukmen ve elhıkni bis salihin.
Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.
- 84
وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ ﴿٨٤﴾
Vec'al li lisane sıdkın fil ahırin.
"Benden sonrakiler içinde, beni iyi dille anılanlardan eyle."
- 85
وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ ﴿٨٥﴾
Vec'alni min veraseti cennetin naim.
Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.
- 86
وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ ﴿٨٦﴾
Vagfir li ebi innehu kane mined dallin.
Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır.
- 87
وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ ﴿٨٧﴾
Ve la tuhzini yevme yub'asun.
(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.
- 88
يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿٨٨﴾
Yevme la yenfau malun ve la benun.
O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.
- 89
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ ﴿٨٩﴾
İlla men etallahe bi kalbin selim.
Ancak Allah'a kalbi selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).
- 90
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿٩٠﴾
Ve uzlifetil cennetu lil muttekin.
(O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.
- 91
وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ ﴿٩١﴾
Ve burrizetil cahimu lil gavin.
Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.
- 92
وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ﴿٩٢﴾
Ve kile lehum eyne ma kuntum ta'budun.
Onlara: Allah’tan gayrı taptıklarınız hani nerede?
- 93
مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ ﴿٩٣﴾
Min dunillah, hel yensurunekum ev yentesırun.
Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.
- 94
فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ ﴿٩٤﴾
Fe kubkıbu fiha hum vel gavun.
Artık onlar, o azgınlar toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar
- 95
وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ ﴿٩٥﴾
Ve cunudu iblise ecmeun.
ve İblis orduları,
- 96
قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ ﴿٩٦﴾
Kalu ve hum fiha yahtesımun.
orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:
- 97
تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ ﴿٩٧﴾
Tallahi in kunna le fi dalalin mubin.
Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
- 98
اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٩٨﴾
İz nusevvikum bi rabbil alemin.
Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.
- 99
وَمَٓا اَضَلَّـنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ ﴿٩٩﴾
Ve ma edallena illel mucrimun.
Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.
- 100
فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ ﴿١٠٠﴾
Fe ma lena min şafiin.
Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var,
- 101
وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ ﴿١٠١﴾
Ve la sadikın hamim.
ne de yakın bir dostumuz.
- 102
فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٠٢﴾
Fe lev enne lena kerraten fe nekune minel mu'minin.
Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!
- 103
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٠٣﴾
İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır, ama çokları iman etmezler.
- 104
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٠٤﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 105
كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٠٥﴾
Kezzebet kavmu nuhınil murselin.
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.
- 106
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٠٦﴾
İz kale lehum ehuhum nuhun e la tettekun.
Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
- 107
اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٠٧﴾
İnni lekum resulun emin.
Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
- 108
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٠٨﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
- 109
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿١٠٩﴾
Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
- 110
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۜ ﴿١١٠﴾
Fettekullahe ve etiun.
Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
- 111
قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ ﴿١١١﴾
Kalu e nu'minu leke vettebeakel erzelun.
Onlar şöyle cevap verdiler. Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!
- 112
قَالَ وَمَا عِلْم۪ي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ ﴿١١٢﴾
Kale ve ma ilmi bima kanu ya'melun.
Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.
- 113
اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّ۪ي لَوْ تَشْعُرُونَۚ ﴿١١٣﴾
İn hısabuhum illa ala rabbi lev teş'urun.
Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!
- 114
وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ﴿١١٤﴾
Ve ma ene bi taridil mu'minin.
Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.
- 115
اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۜ ﴿١١٥﴾
İn ene illa nezirun mubin.
Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.
- 116
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُوم۪ينَۜ ﴿١١٦﴾
Kalu le in lem tentehi ya nuhule tekunenne minel mercumin.
Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!
- 117
قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ ﴿١١٧﴾
Kale rabbi inne kavmi kezzebun.
Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.
- 118
فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحاً وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١١٨﴾
Feftah beyni ve beynehum fethan ve neccini ve men maiye minel mu'minin.
Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.
- 119
فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ ﴿١١٩﴾
Fe enceynahu ve men meahu fil fulkil meşhun.
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.
- 120
ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ ﴿١٢٠﴾
Summe agrakna ba'dul bakin.
Sonra da geri kalanları suda boğduk.
- 121
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٢١﴾
İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
- 122
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٢٢﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 123
كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٢٣﴾
Kezzebet adunil murselin.
Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
- 124
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٢٤﴾
İz kale lehum ehuhum hudun e la tettekun.
Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
- 125
اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٢٥﴾
İnni lekum resulun emin.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
- 126
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٢٦﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
- 127
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٢٧﴾
Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
- 128
اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ ﴿١٢٨﴾
E tebnune bi kulli riın ayeten ta'besun.
Siz her yüksek yere bir alâmet (köşk) dikerek eğleniyor musunuz?
- 129
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِـعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ ﴿١٢٩﴾
Ve tettehızune mesania leallekum tahludun.
Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?
- 130
وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ ﴿١٣٠﴾
Ve iza betaştum betaştum cebbarin.
Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?
- 131
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٣١﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
- 132
وَاتَّقُوا الَّـذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ ﴿١٣٢﴾
Vettekullezi emeddekum bima ta'lemun.
Bildiğiniz şeyleri size veren, (Allah'a karşı gelmek) den sakının.
- 133
اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ ﴿١٣٣﴾
Emeddekum bi en'amin ve benin.
Size nimetler (davarlar), oğullar, ihsan eden
- 134
وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ ﴿١٣٤﴾
Ve cennatin ve uyun.
bağlar, pınarlar…
- 135
اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ ﴿١٣٥﴾
İnni ehafu aleykum azabe yevmin azim.
Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum.
- 136
قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ ﴿١٣٦﴾
Kalu sevaun aleyna e vaazte em lem tekun minel vaızin.
(Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.
- 137
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿١٣٧﴾
İn haza illa hulukul evvelin.
Bu, öncekilerin geleneğinden (masallarından) başka bir şey değildir.
- 138
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَۚ ﴿١٣٨﴾
Ve ma nahnu bi muazzebin.
Biz azaba uğratılacak da değiliz.
- 139
فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٩﴾
Fe kezzebuhu fe ehleknahum, inne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.
- 140
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٤٠﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 141
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٤١﴾
Kezzebet semudul murselin.
Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
- 142
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٤٢﴾
İz kale lehum ehuhum salihun e la tettekun.
Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
- 143
اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٤٣﴾
İnni lekum resulun emin.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
- 144
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٤٤﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
- 145
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٤٥﴾
Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
- 146
اَتُتْرَكُونَ ف۪ي مَا هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ ﴿١٤٦﴾
E tutrakune fi ma hahuna aminin.
Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)!
- 147
ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿١٤٧﴾
Fi cennatin ve uyun.
Bahçelerin, pınarların içinde;
- 148
وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ ﴿١٤٨﴾
Ve zuruın ve nahlin tal'uha hedim.
ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında
- 149
وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً فَارِه۪ينَۚ ﴿١٤٩﴾
Ve tenhıtune minel cibali buyuten farihin.
(Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).
- 150
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٥٠﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
- 151
وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ ﴿١٥١﴾
Ve la tutiu emral musrifin.
Aşırı gidenlerin emrine uymayın.
- 152
اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ ﴿١٥٢﴾
Ellezine yufsidune fil ardı ve la yuslihun.
Onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, fakat ıslâh etmiyorlar.
- 153
قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ ﴿١٥٣﴾
Kalu innema ente minel musahharin.
Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!
- 154
مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿١٥٤﴾
Ma ente illa beşerun misluna, fe'ti bi ayetin in kunte mines sadikin.
Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.
- 155
قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ ﴿١٥٥﴾
Kale hazihi nakatun leha şirbun ve lekum şirbu yevmin ma'lum.
Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.
- 156
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٥٦﴾
Ve la temessuha bi suin fe ye'huzekum azabu yevmin azim.
Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.
- 157
فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ ﴿١٥٧﴾
Fe akaruha fe asbahu nadimin.
Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular.
- 158
فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٥٨﴾
Fe ehazehumul azab, inne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
- 159
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٥٩﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 160
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٦٠﴾
Kezzebet kavmu lutınil murselin.
Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
- 161
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٦١﴾
İz kale lehum ehuhum lutun e la tettekun.
Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
- 162
اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٦٢﴾
İnni lekum resulun emin.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
- 163
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٦٣﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
- 164
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٦٤﴾
Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
- 165
اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿١٦٥﴾
E te'tunez zukrane minel alemin.
İnsanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?
- 166
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ ﴿١٦٦﴾
Ve tezerune ma halaka lekum rabbukum min ezvacikum, bel entum kavmun adun.
Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz... Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!
- 167
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَج۪ينَ ﴿١٦٧﴾
Kalu le in lem tentehi ya lutu le tekunenne minel muhracin.
Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!
- 168
قَالَ اِنّ۪ي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَال۪ينَۜ ﴿١٦٨﴾
Kale inni li amelikum minel kalin.
Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!
- 169
رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ ﴿١٦٩﴾
Rabbi neccini ve ehli mimma ya'melun.
Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.
- 170
فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿١٧٠﴾
Fe necceynahu ve ehlehu ecmain.
Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.
- 171
اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَۚ ﴿١٧١﴾
İlla acuzen fil gabirin.
Ancak yaşlı bir kadın dışında O, geride kalanlardan (oldu).
- 172
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ ﴿١٧٢﴾
Summe demmernel aharin.
Sonra diğerlerini helâk ettik.
- 173
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ ﴿١٧٣﴾
Ve emtarna aleyhim matara, fe sae matarul munzerin.
Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü!
- 174
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٧٤﴾
İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.
- 175
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٧٥﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 176
كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿١٧٦﴾
Kezzebe ashabul eyketil murselin.
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.
- 177
اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿١٧٧﴾
İz kale lehum şuaybun e la tettekun.
Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
- 178
اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ ﴿١٧٨﴾
İnni lekum resulun emin.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
- 179
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ ﴿١٧٩﴾
Fettekullahe ve etiun.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
- 180
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٨٠﴾
Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbil alemin.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
- 181
اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِر۪ينَۚ ﴿١٨١﴾
Evful keyle ve la tekunu minel muhsirin.
Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.
- 182
وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۚ ﴿١٨٢﴾
Vezinu bil kıstasil mustekim.
Doğru terazi ile tartın.
- 183
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَۚ ﴿١٨٣﴾
Ve la tebhasun nase eşyaehum ve la ta'sev fil ardı mufsidin.
İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
- 184
وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ ﴿١٨٤﴾
Vettekullezi halakakum vel cibilletel evvelin.
Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun.
- 185
قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ ﴿١٨٥﴾
Kalu innema ente minel musahharin.
Onlar söyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!
- 186
وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ ﴿١٨٦﴾
Ve ma ente illa beşerun misluna ve in nazunnuke le minel kazibin.
Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.
- 187
فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ ﴿١٨٧﴾
Fe eskıt aleyna kisefen mines semai in kunte mines sadıkin.
Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.
- 188
قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿١٨٨﴾
Kale rabbi a'lemu bi ma ta'melun.
Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.
- 189
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٨٩﴾
Fe kezzebuhu fe ehazehum azabu yevmiz zulleh, innehu kane azabe yevmin azim.
Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!
- 190
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٩٠﴾
İnne fi zalike le ayeh, ve ma kane ekseruhum mu'minin.
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
- 191
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١٩١﴾
Ve inne rabbeke le huvel azizur rahim.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
- 192
وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿١٩٢﴾
Ve innehu le tenzilu rabbil alemin.
Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
- 193
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ ﴿١٩٣﴾
Nezele bihir ruhul emin.
(Rasûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) indirmiştir.
- 194
عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ ﴿١٩٤﴾
Ala kalbike li tekune minel munzirin.
Uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine
- 195
بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ ﴿١٩٥﴾
Bi lisanin arabiyyin mubin.
apaçık Arap diliyle.
- 196
وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ ﴿١٩٦﴾
Ve innehu lefi zuburil evvelin.
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.
- 197
اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ﴿١٩٧﴾
E ve lem yekun lehum ayeten en ya'lemehu ulemau beni israil.
Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?
- 198
وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ ﴿١٩٨﴾
Ve lev nezzelnahu ala ba'dıl a'cemin.
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,
- 199
فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ ﴿١٩٩﴾
Fe karaehu aleyhim ma kanu bihi mu'minin.
bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.
- 200
كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ ﴿٢٠٠﴾
Kezalike seleknahu fi kulubil mucrimin.
Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.
- 201
لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ ﴿٢٠١﴾
La yu'minune bihi hatta yeravul azabel elim.
Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
- 202
فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ ﴿٢٠٢﴾
Fe ye'tiyehum bagteten ve hum la yeş'urun.
İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.
- 203
فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ ﴿٢٠٣﴾
Fe yekulu hel nahnu munzarun.
O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.
- 204
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ﴿٢٠٤﴾
E fe bi azabina yesta'cilun.
(Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?
- 205
اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ ﴿٢٠٥﴾
E fe raeyte in metta'nahum sinin.
Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak,
- 206
ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ ﴿٢٠٦﴾
Summe caehum ma kanu yuadun.
sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!
- 207
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ ﴿٢٠٧﴾
Ma agna anhum ma kanu yumetteun.
Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.
- 208
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ ﴿٢٠٨﴾
Ve ma ehlekna min karyetin illa leha munzirun.
Biz hiçbir memleketi, (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir.
- 209
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٢٠٩﴾
Zikra, ve ma kunna zalimin.
Öğüt vermek üzere, biz zalim değiliz.
- 210
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ ﴿٢١٠﴾
Ve ma tenezzelet bihiş şeyatin.
O'nu (Kur'an’ı) şeytanlar indirmedi.
- 211
وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ ﴿٢١١﴾
Ve ma yenbagi lehum ve ma yestetiun.
Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.
- 212
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ ﴿٢١٢﴾
İnnehum anis sem'i le ma'zulun.
Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.
- 213
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ ﴿٢١٣﴾
Fe la ted'u meallahi ilahen ahara fe tekune minel muazzebin.
O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!
- 214
وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ ﴿٢١٤﴾
Ve enzir aşiretekel akrebin.
(Önce) en yakın akrabanı uyar.
- 215
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ﴿٢١٥﴾
Vahfıd cenahake li menittebeake minel mu'minin.
Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.
- 216
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ ﴿٢١٦﴾
Fe in asavke fe kul inni beriun mimma ta'melun.
Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.
- 217
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٢١٧﴾
Ve tevekkel alel azizir rahim.
Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.
- 218
اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ ﴿٢١٨﴾
Ellezi yerake hine tekum.
O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.
- 219
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ ﴿٢١٩﴾
Ve tekallubeke fis sacidin.
Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).
- 220
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿٢٢٠﴾
İnnehu huves semiul alim.
Her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen, muhakkak ki O'dur.
- 221
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ ﴿٢٢١﴾
Hel unebbiukum ala men tenezzeluş şeyatin.
Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?
- 222
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ﴿٢٢٢﴾
Tenezzelu ala kulli effakin esim.
Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.
- 223
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ ﴿٢٢٣﴾
Yulkunes sem'a ve ekseruhum kazibun.
Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.
- 224
وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ ﴿٢٢٤﴾
Veş şuarau yettebiuhumul gavun.
Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.
- 225
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ ﴿٢٢٥﴾
E lem tera ennehum fi kulli vadin yehimun.
Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını görmedin mi?
- 226
وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ﴿٢٢٦﴾
Ve ennehum yekulune ma la yef'alun.
Ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
- 227
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ ﴿٢٢٧﴾
İllellezine amenu ve amilus salihati ve zekerullahe kesiran ventesaru min ba'di ma zulimu, ve se ya'lemullezine zalemu eyye munkalebin yenkalibun.
Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.
Şuara Suresi Dinle
Sure hakkında
Şuarâ "şairler" demektir. Sure, şairlerin durumunu ele alan 224-227. ayetlerden adını alır; bu ayetlerde vahiy ile şiir arasındaki farka dikkat çekilir ve iman edip salih amel işleyen şairler ayrı tutulur. Mekke'de inmiştir ve 227 ayettir. Mushafın yirmi altıncı suresidir; yaygın nüzul sıralamasında 47. sırada yer alır. Ayet sayısı bakımından Bakara'dan sonra en uzun suredir.
"Tâ Sîn Mîm" harfleriyle başlar. Bazı âlimler son ayetlerin Medine'de, Müslüman şairler hakkında indiğini söylemiştir; ancak sure genel kabule göre Mekkî'dir. Her kıssanın sonunda tekrarlanan "Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir" ifadesi sureye kendine has bir ahenk kazandırır.
Nüzulü
Şuarâ suresi Mekke döneminin ortalarında, müşriklerin Kur'an'ı şiir, Hz. Peygamber'i de şair veya kâhin olarak nitelemeye çalıştıkları bir dönemde inmiştir. Hz. Peygamber, kavminin iman etmemesinden büyük üzüntü duyuyordu; surenin baş tarafında bu üzüntüsüne değinilerek teselli edilir.
Buhârî ve Müslim'de İbn Abbas'tan nakledildiğine göre "En yakın akrabalarını uyar" anlamındaki 214. ayet inince Hz. Peygamber Safâ tepesine çıkmış, Kureyş kabilelerini tek tek çağırmış ve onları Allah'ın azabına karşı uyarmıştır. Bu olay, İslâm davetinin yakın çevreden başlayarak daha geniş kesimlere duyurulmasında önemli bir adım kabul edilir.
Konusu
Sure, apaçık kitabın ayetlerini hatırlatarak başlar ve Hz. Peygamber'i, inkârcıların iman etmemesi yüzünden kendini helak edercesine üzülmemesi için teselli eder. Yeryüzünde bitirilen güzel bitkiler bir ibret olarak gösterilir.
Ardından yedi kıssa art arda anlatılır: Hz. Mûsâ'nın Firavun'a gönderilmesi, sihirbazların iman etmesi ve denizin yarılarak İsrâiloğulları'nın kurtulması; Hz. İbrâhim'in putlara tapan kavmine tevhidi anlatması ve Allah'ın huzuruna temiz bir kalple (kalb-i selîm) varmanın önemi; Hz. Nûh ve gemi; Hz. Hûd ve kibirli Âd kavmi; Hz. Sâlih ve dişi deveyi kesen Semûd kavmi; Hz. Lût ve kavminin çirkin işi; Hz. Şuayb ve ölçüde hile yapan Eyke halkı. Hz. Nûh'tan Hz. Şuayb'a kadar her peygamber kavmine "Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan korkun ve bana itaat edin" diye seslenir.
Son bölümde Kur'an'ın Rûhu'l-emîn tarafından apaçık Arapça ile indirildiği ve onu şeytanların getirmediği bildirilir. Hz. Peygamber'e en yakın akrabalarını uyarması ve müminlere alçakgönüllü davranması emredilir. Sure, şairlerin durumunu ve zulmedenlerin akıbetini hatırlatarak sona erer.
Fazileti
Sure bilgileri Yasin Suresi uygulaması için hazırlanmıştır.